MEZOTERAPİ NEDİR?

MEZOTERAPİ

Mezoterapi estetik amaçlı yapılan tıbbı bir işlemdir. 1952 yılında DR. Michel Pistor tarafından geliştirilmiştir. Mezoderm kaynaklı organlarda ortaya çıkan hastalıkların tedavisinde kullanılmaya başlanmıştır. Şimdide günümüzde pek çok hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. 50 yıldan fazla Avrupa da uygulanan bu tedavi birkaç yıl önce Türkiye de de uygulanmaya başlanmıştır. Okumaya devam et “MEZOTERAPİ NEDİR?”

KUDRET NARI

Asya ve Dogu Afrikada kendiliğinden çıkmasıyla farkedilmiştir. Türkiye de pek bilinmesede Bursa ve Yalova çevresinde yetiştiriliyor. Olmamışken yeşil büyümeye başlayınca sarı ve turuncu rengini alıyor içinde kırmızı ve çok taneli meyveler bulunuyor her hastalığa faydası olsada maalesef tadı pek güzel degildir. Kudret narının macunu, ve yağıda yapılmaktadır. Ama en faydalısı meyvanın kendisini yemenizdir.

KUDRET NARININ FAYDALARI

  • Bağırsak tembelliği gibi sorunların giderilmesinde önemli rolu vardır.
  • Vücutta oluşan yara, yanık ve iltihapları yok ediyor
  • Mide rahatsızlıklarına iyi geliyor
  • Tümörlerin büyümesini engelliyor
  • Hücrelerimizin yenilenmesine neden oluyor
  • Egzama ve cilt hastalıklarına iyi geliyor
  • Kan şekerini dengede tutarak şeker hastalığı oluşumunu engeller
  • Karaciğerin düzenli çalışmasını sağlıyor
  • Bağışıklık sistemini güçlendiriyor hastalıklara karşı koruyor
  • Romatizma ve varis ağrılarını dinlendiriyor
  • Gırtlak kanserini ve guatr sorunlarının oluşumunu engelliyor
  • Sindirim sağlığını korumak için birebirdir.
  • Kabızlık, ülser gibi hastalıkların tedavisidir.
  • Antibiyotik özelliği vardır.
  • Kas ve eklem ağrılarını azaltır
  • Hemoroid tedavisinde kullanılır

KUDRET NARI NASIL KULLANILIR

  • Kudret narını taze meyve olarak tüketebilirsiniz tatlandırmak için içine bir kaşık bal koyarak yiyebilirsiniz etkisini daha iyi almak için sabahları aç karnına yemelisiniz
  • Kudret narı macununu kullanabilmek için 1 tane olgunlaşmış kudret narının çekirdeklerini çıkararak küçük parçalara dilimleyerek cam kavanoza koyun üzerine bal koyup karıştırın 1 aya yakın karanlık ortamda bekletin daha sonra her sabah aç karnına sadece bir kaşık yiyin cilt sorunlarınız içinse macunu sorunlu bölgeye sürmeniz yeterlidir.
  • Kudret narının üzerine bi r çay bardağı zeytinyağı ekleyerek tükettiğiniz de mide sorunlarınızı yok edecektir.

KUDRET NARINI KULLANACAK OLANLARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER

  • Herhangi bir hastalığı olanlar kullanmadan önce ilk baş doktora danışmalılar
  • Kudret narını veya macununu günde 1 tatlı kaşığından fazla yememelisiniz aksi takdirde bir çok fazla soruna yol açabilir
  • Hamilelik döneminde kullanmamanızı öneririm
  • Hamilelikte kanamaya ve düşüğe sebeb olabilir
  • Adet döneminde kanamayı artırabileceği için kullanılmaz
  • Üremeye yardımcı tedavi gören kadınların kullanması sakıncalı olabilir
  • Düşük kan şekeri olanların kullanmaması gerekir
  • Kudret narının çekirdekleri ayıklamadan yememelisiniz
  • Kapsül şeklindeki kudret narını kullanmamalısınız evinizde kendiniz hazırlamalısınız yan etkisi olabilir hazırların

 

Sokak Modasının Yıldız Parçası; Kot Şort Kombinleri

Gerek şehir hayatında, gerekse plajlarda farklı şekillerde kombinlenebilen kot şortlar, yazın en trend giyim parçaları arasında yer almaktadır. Havuz başlarında ve kumsallarda, bikini ve mayoların üzerine giyinilerek, gayet şık bir görüntü elde edilen şortlar; sokak modasının da vazgeçilmez kıyafetleri arasında çizgisini sürdürmektedir.

Sokak Modasının Yıldız Parçası; Kot Şort Kombinleri

Günümüzde hemen her kadının dolabında kot şortu bulunmaktadır. 2018 yaz sezonunu mercek altına aldığımız zaman, bu sezonda trend olan bu şortlara hala sahip olmayan hanımlarımız kaldıysa, çeşitli şekillerde değerlendirebilmeleri için, mutlaka almalarını öneririz.

Senenin trend kot şort modellerini incelediğimizde; yırtık Jean şortlar, yüksek bel detaylı şortlar, püsküllü şortlar ve dantel detaylı şortlar olarak çeşitlendiğini görüyoruz.

Yaz aylarının sıcak günlerinde, kullanım rahatlığı ve elegant görünümüyle sıklıkla tercih edilen Jean şortlar; tişörtler, kısa üst bluzlar, boyfriend gömlekler, bohem ayrıntılı üstler, blazer modelli ceketler, uzun yelek modelleri, kimonolar, omuz dantelli açık bluzlar ve daha sayabileceğimiz birçok farklı şekilde kombinlenebilmektedir.

Kot şortlarınızla giyebileceğiniz ayakkabı seçimine geldiğimizde ise, seçilen kıyafete göre; parmak arası terlikler, sandaletler, espadriller veya topuklu yazlık ayakkabıları sayabiliriz.

Özellikle fit görünüme sahip hanımlarımızda, oldukça hoş ve çekici görünen sokak modasının yıldız parçası; kot şort kombinleri gün içeisinde, pek çok alanda kullanılabilmektedir.

Şık bir günlük kombin önerisi yapmamız gerekirse; uzun bel bir kot şortun üzerine giyeceğiniz beyaz salaş model bir tişörtle muhteşem stiller oluşturabilirsiniz. Yüksek bel kot şortların avantajı, bacak boyu kısa olan hanımlarımızın, bacaklarını olduğundan daha uzun göstermeleridir. Bunun yanı sıra, yüksek bel modeller, bel bölgesi ince ve zarif göstereceği için görüntünüz oldukça çekici olacaktır.

Yine bir diğer kombin önerisi olarak; kot şortlarınızı siyah-beyaz çizgili tişörtleriniz veya kısa üstlerinizle bütünleştirdiğinizde, çok şık stillere gayet rahat ulaşabilirsiniz. Yapacağınız kombinlerde, dolabınızda bulunan hemen her parçayı kullanabilmeniz mümkün olacaktır. Burada sizin giyim zevkiniz ve hayal gücünüz devreye giriyor diyebiliriz.

Uygulayacağınız hafif bir yaz makyajı ve saç modeliyle, görüntünüzü tamamlayabilir, sizde sokak modasının yıldızlarından biri olabilirsiniz.

 

Sokak Modasında Beyaz Yırtık Kot Trendi

Mevsim fark etmeksizin, moda içerisinde beyaz rengin hâkimiyeti her zaman kuvvetli olmuştur. Tüm giyim parçalarında kullanılan ve herkesin dolabında örnekleri bulunan beyaz rengi, Jean pantolonlarda da kullanılan vazgeçilmez renkler arasında yer alıyor. 2018 ilkbahar-yaz sezonunu incelediğimiz zaman, sokak modasında beyaz yırtık kot trendi ve kombinlerinin yükselişe geçtiğini görüyoruz. Özellikle mavi jeanslerden sıkılan hanımlarımıza hoş bir alternatif olan beyaz yırtık kot modelleri, birçok farklı giyim parçasıyla bütünleştirilerek, birbirinden şık kombinler oluşturulabiliyor.

Yaz bitiminde, sonbahar ve kış sezonunda da rahatlıkla kullanılabilecek jeanler, bu özelliği sayesinde bütün kadınların dolaplarında yer almalarını sağlıyor.

Beyaz Yırtık Kot Kombinleri

Beyaz kotlarınızı dolabınızdaki birçok giyim parçasıyla rahatlıkla kombinleyebilirsiniz. Yazlık tişörtler, beyaz gömlekler, boyfriend gömlekler ve hatta şık bluzlarla harika uyumlar yakalayarak; kıyafetlerinizi stiletto ayakkabılarınızla ve topuklu sandalet ayakkabılarınızla tamamlayabilirsiniz. Dev yırtık detayların bulunduğu kotlarda, zincir kullanılması da bir diğer not olarak değerlendirilebilir.

Moda tasarımcıları beyaz rengi, genel olarak pudra tonlarıyla bir araya getirmeyi tercih etmektedirler. Ünlü tasarımcıların birçok defilesinde yer verilen beyaz yırtık kot modelleri, şık bir gömlek ve topuklu ayakkabıyla tamamladığında, özel davetlerde bile kullanılabilecek şıklığı yakalamanızı sağlayacaktır. Beyaz bir bluz ve leopar desenli topuklu ayakkabılarınız, giyim parçasının ağırlığını artırarak, sizi geceye uygun hale getirecektir.

Beyaz rengin en önemli özelliği, hemen her renk tonuyla bir araya getirilebilmesidir. Pudra renk tonları haricinde, canlı renkler ve siyah-beyaz zıtlığı önerebileceğimiz diğer kombin örnekleri arasında yer almaktadır.

Dar kesim tercih edilen yırtık jeansler, her ne kadar vücut hatları sorunsuz hanımlarımızda çok şık dursalar da, kullanılabilecek ufak moda hileleri sayesinde kusurları bulunan hanımlarımızında giyebileceği kıyafetlerdir.

Şapka, kemer ve çanta aksesuarlarının rengi ve şekline göre Jean pantolonunuzun havasını tamamen değiştirebileceğiniz düşünüldüğünde, kullanılan aksesuarların önemi gözler önüne serilmektedir. Klasik giyimle, spor giyim arasında, gayet şık kombinler tamamlayarak oluşturabileceğiniz tarzlar, doğru seçilen detaylar sayesinde sizi şıklığa taşıyabilecektir. Hayal gücünüz ve zevkinizi rahatlıkla devreye sokabileceğiniz kombinlerinizde, seçeneklerin çokluğu size avantaj sağlamaktadır.

 

Ruj Kullanımın da Dikkat Edilmesi Gerekenler

  1. Ruj sürmeden önce dudaklarınızın temiz olmasına dikkat ediniz. Tıpkı yüzünüze makyaj kullanmadan önce yüzünüzü temizleyip yüzünüzü makyaja hazır hale getiriyorsanız; aynı şeyi dudaklarınız için de yapmanız gerekir. Ruj süreceğiniz zaman önceki ruj kalıntılarını iyi bir şekilde silin ve ardından peeling uygulayarak dudaklarınızı ölü deriden arındırın. İşte şimdi dudaklarınız ruj sürmeye hazır halde. Güzel bir görünüm için her ruj kullanımında önce düzenli olarak uygulayınız.
  2. Makyaj yaparken cilt renginizle uyumlu olacak bir ruj kullanınız. Eğer dudaklarınızı ön plana çıkarmak ve dudak şeklinizi belirginleştirmek istiyorsanız, göz makyajınızı daha minimal yapmayı deneyiniz. Bu saye de istediğiniz sonucu alabilirsiniz.
  3. Ayrıca ruju kullanmadan önce cilt tonunuza uygun rengi bulmuş olun. Çünkü farklı cilt tonlarında farklı ruj renkleri daha iyi durabilir. Bunu deneyerek güzel sonuçlar alabilirsiniz.
  4. Primer kullanımı da çok önemlidir. Çünkü primer, rujun dudaklarınız da pürüzsüz bir görünüme sahip olmasını sağlar ve rujunuzun daha iyi oturmasına yardımcı olur.
  5. Ruj sürerken iyi bir görünüme sahip olmanızın püf noktası, ruj sürmeye dudaklarınızın ortasından başlayarak dışa doğru sürmeye devam edin.
  6. Dudaklarınıza her gün ruj sürmekten kaçının. En az bir günlük ara verin. 1 gün doğal haliyle kalmalarına müsaade edin. Bu zaman içerisin de dudaklarınıza peeling uygulayıp nemlendirme işlemi yapmanız yeterli olacaktır.

Eğer ruj kullanmak istiyor ve alerjik durumlar ile karşılaşıyorsanız kendiniz de evde kolaylıkla yapabileceğiniz ruj tariflerini denemelisiniz. Elbette evde ruj yapmak için kullanacağınız ürünlere karşı alerjinizin olduğuna veya cildinizi tahriş edebilme ihtimaline karşı öncelikle bir uzmana başvurun.  Peki, evde ruj nasıl yapılır? İşte sizin kolaylıkla yapabileceğiniz ve gönül rahatlığıyla kullanabileceğiniz ruj tarifi.

Ruj Nasıl Yapılır?

Rujun nasıl yapıldığına geçmeden önce gerekli olan malzemeleri söyleyelim ve daha sonra bu malzemeler ile nasıl bir karışım elde edeceğinizi açıklayalım.

Malzemeler:

* Kullanmadığınız veya yedek bir dudak nemlendiricisi
*Ruju içinde muhafaza edeceğiniz kapaklı bir kap
*Kullanmadığınız veya yedekte olan bir göz farı
*Karıştırmak için orta boy bir kap
*Saç kurutma makinesi

Yapılışı:

Öncelikle karıştırma kabınızı alın ve içerisine nemlendiricinizin tümünü boşaltın. Saç kurutma makinesinden yardım alarak,  bu nemlendiriciyi iyice eritin ve bu işlemi yaptığınız esnada diğer bir taraftan kaşık veya çırpıcı ile kremi karıştırın.  İstenen karışımı elde etmeniz için önemli olan dudak nemlendiricisi,  iyice eritmiş olmanız gerekir hatta hafif sıvı hale gelmiş olmalı.

Üzerine yapmak istediğiniz rujun rengi hangisi ise,  o renkte ki farı ilave ediniz.  Ancak bu tarifi uygularken çok dikkat etmeniz gereken bir nokta,  farı kırarak krem içerisine karıştırmayınız.  Toz haline getirmek sizin için zor görünebilir. Fakat farı kazıyarak toz haline getirebilmeniz mümkün. Eğer elde etmek istediğiniz ruj tonuna ulaştıysanız far dökme işlemini bitirebilirsiniz.  Daha sonra kremi ve farı iyi bir şekilde karıştırın.
Tekrar saç kurutma makinesi ile karışımı ısıtın.  Ruju muhafaza etmek için hazırlamış olduğunuz kabın içine dökün ve oda sıcaklığında soğumaya bırakın.  1-2 gün sonra ruju kullanmaya başlayabilirsiniz elinize sağlık.

Tüm kozmetik ürünlerini almadan önce dikkat etmeniz gereken önemli bir nokta var. Ruj yapmak için kullanacağınız ürünlerin merdiven altı ürünler olması sağlığınıza ciddi zararlar verebilir. Bu yüzden sahte ve ucuz mallardan kaçının. Bilmediğiniz ve daha önceden adını çok az duymuş olduğunuz ürünleri ancak bir uzman tavsiyesi ile almanız gerekir aksi takdir de yapmış olduğunuz ruj dudaklarınızı tahriş edebilir.

Çocuklarda Dolaşım, Solunum, Sindirim ve Boşaltım Sisteminin Gelişmesi

Dolaşım Sisteminin Gelişimi

Dolaşım sistemi kalp, atar ve toplardamarlar, kılcal damarlar ve kandan meydana gelir. Dolaşım sisteminin görevi kanın içinde bulunan besini, oksijeni, salgıları ve hastalıkları yok edici maddeleri vücudun en uzak köşelerine kadar ulaştırmak ve oralarda bulunan işe yaramaz maddeleri, sıvıları ve gazları toplayıp getirmek, böylece her hücrenin canlılığım ve çalışmasını sağlamaktır.

Doğuştan önce, fetüsün göbek bağı yoluyla anasından gelen kan, damarlarında dolaşmaktadır. Bu sırada oksijen olmadığı için akciğerlerden pek az kan geçmektedir. Çocuğun doğuşundan sonra göbek bağı kesilince kanın normal olarak ciğerlerden temizlenerek geçtiği görülür ki bu sırada solunum da başlamıştır.

Doğuştan altıncı haftaya kadar bebekteki kan basıncı çok düşüktür, fakat çocuk büyüdükçe artmaya başlar. Doğuşta kalp, vücuda oranla büyükçedir. Çocuğun doğusundaki kalp ağırlığı, ikinci yaşında iki, 5. yaşında dört, 6. yaşında beş, 12. yaşınca yedi, 18. yaşında on iki katına ulaşır. Beş yaşına kadar kalbin büyümesi çok hızlıdır. Dinlenme halindeyken dakikada kalbin atışı birinci yaşta 100-150, ikinci yaşta 90-125, beşinci yaşta ise 85-105 arasındadır. Yetişkinlik çağında ise kalp atışı dakikada 70 civarındadır. İlk çocukluk çağında ve ilkokul çağında çocuğun gösterdiği etkinliklere göre kalp atışı değişir. İlkokula başlayan çocuğun kalp atışındaki ses, yetişkinlerinkine oldukça benzemektedir.

Atar ve toplardamarlar erinlik çağına doğru yetişkinlik çağına yakın bir gelişim seviyesine ulaşmıştır. Bu yüzden ergenlik çağında damarlar kalp kadar hızlı bir gelişim göstermezler. Kalp, ergenlik çağında, daha öncekinin iki katı kadar büyür. Böylece çok önemli bir durum ortaya çıkar. Erinlik çağına kadar kalp, oldukça kendisinden daha büyümüş damarlara kan pompalarken, ergenlik çağında oldukça kendisinden daha az büyümüş damarlara kan pompalar. Bunun sonucu ergenlik çağının başlarında gençlerin daha fazla yorulduğu görülür. Genel olarak erkeklerin kan basıncı ve kalp atışı kızlara oranla daha yüksektir.

Solunum Sisteminin Gelişimi

Solunum sistemi, burun, gırtlak, bronşitler, akciğerler, diyagramlar ve kaburga kemiklerine bağlı küçük kaslardan meydana gelir. Solunum sisteminin görevi kandaki bulunan zehirli gazları temizleyerek yerine oksijen vermektedir.

Doğuma yakın, fetüsün solunum hareketlerini yaptığına inanılmaktadır. Çocuk doğduğu zamanda ciğerlerinin ve diğer kısımlarının solunuma elverişli olması bunu ortaya koymaktadır.

Bebeğin ilk yaptığı davranış solunum yapmaya başlamasıdır. Bebeğin soluyuşu yetişkininkinden daha hızlıdır. Bebek ortalama olarak dinlenirken dakikada 40 defa soluk almaktadır; yetişkinlerde bu 16 civarındadır. Bebeğin soluması çok derin ve düzgün değildir. Yaşı ilerledikçe çocuğun soluyuşu daha derinleşmeye, düzgünleşmeye ve göğüsteki esneklik artmaya başlar.

Ciğerlere giren hava birinci yaşta 48 cm. küp kadar olduğu halde beşinci yaşa doğru 175 cm³; ilkokulun başında, 2 dm³ civarında; erinlik çağının başlangıcında 2,5 dm³ kadar, ergenlik çağında ise 4,5 dm³ e kadar çıkar. Görüldüğü gibi solunum sisteminin gelişimi çocukluk çağında oldukça yavaş, fakat erinlik çağından sonra hızlanmaktadır.

Öğrencilerin etkinliklerinde? Solunum sistemi ile dolaşım sisteminin önemi çok büyüktür. Kanın çabuk temizlenmesi ve vücutta çabuk dolaşması öğrencinin normal etkinliği için şarttır. Oysa iki sistemin de gelişim halinde olması, bunun yanında öğrencilerin çok etkin olması, onların sık sık yorulmasına yol açmaktadır. Verilecek bedensel görevlerin öğrenciyi aşırı derecede yormayacak şekilde olması ve yeter dinlenmeye elverişli olması gereklidir.

Sindirim Sisteminin Gelişimi

Alınan besinin kana karışmasını sağlayan bütün organlar, sindirim sistemini meydana getirir. Sindirim sistemini meydana getiren organlar iki gruba ayrılır. Besinin geçtiği organlar, (ağız, yemek borusu, mide, ince ve kalın bağırsaklar) Yardımcı sindirim organları (tükürük bezleri, pankreas, karaciğer).

Bebek doğuşunda, sulu gıdayı, özellikle sütü, emebilecek ve yutabilecek durumdadır. Midesinin hacmi ise 30-90 cm. küp kadardır. Bir aylık olunca midesinin hacmi 90-150; ikinci yaşında 500; 12 yaşına doğru 750900 cm küpü bulur. Bebeklik çağında çocuk, yeter miktarda verilen, özellikle ana sütünde bulunan proteini, yağı ve karbonhidratı sindirebilir. Çocuğun yaşı ilerledikçe başka yiyecekler içinde verilen yukarıdaki besinleri sindirebilme gücü de artar.

Erinlik çağına doğru çocuğun mide, barsak hacmi oldukça gelişir, tükürük ve mide suları hacımca artar. Ergenlik çağında midenin ve bağırsaklarını büyüklüğü yetişkinlik çağınınkine oldukça yaklaşmıştır.

İlkokul, ortaokul ve lise çağında çocuğun fazlalaşan etkinlikleri bol besin almasına ihtiyaç gösterir. Ergenlik çağında genişleyen mide ergeni sanki oburlaştırır. Gençlerin yeme ihtiyacı yetişkinlik çağının hemen iki katına ulaşır.

İlkokul çağında çocuklarda sindirim güçlükleri pek görülmediği halde erinlik çağından sonra gençlerin sindirim güçlükleri çektiği görülür. Midenin tıka basa doldurulması, vitamin ve kalsiyum ihtiyacı, midedeki asidin dikkati çekecek şekilde yükselmesi sindirim güçlüklerinin sebeplerindendir. Zamanlı zamansız yemek yeme ilkokul çağının sonunda, erinlik çağında ve ergenlik çağında oldukça çok görülür. Kötü alışkanlıklar yemek yemede çocukların problemlerini daha çok artırır.

Boşaltım Sisteminin Gelişimi

Vücuda yaramayan besin artıklarının ve zararlı maddelerin dışarıya atılmasını boşaltım sistemi sağlar. Kandaki zararlı maddeler ter bezleri ve böbrekler tarafından atılır. Fazla suyun ve besinin dışarıya atılmasını da yine böbrekler ve kalın barsak sağlar.

Doğumdan önce fetüsün böbreklerinin süzme işlemini yaptığı ve sidiğin sidik torbası içinde biriktiği fakat bunun çok az olduğu bilinmektedir. Doğuşta bebeğin böbrekleri, vücudun zararlı maddelerini ve fazla suyunu atacak kadar yapı bakımından olgunlaşmıştır. Ancak sidik torbası çocuğun kontrolü altında olmadığından az miktarda da olsa sidik zamanlı zamansız dışarıya çıkar. Sidik torbasının büyümesi böbreklerden geridedir. Bu yüzden 4-6 aylık oluncaya kadar sidik torbasında birikme pek mümkün olamaz.

Bir iki günlük bebekler 15-50 cm. küp, 1-3 yaşındaki çocuklar 500-600 cm. küp, beş yaşında ise 600-750 cm. küp sidik çıkarırlar. Büyüklerde bu 1,500 cm. küptür. Çocuklar işemelerini ancak 12-20 aylık yaşları arasında kontrolleri altına alabilmektedirler. Çocukların duygusal bozuklukları ve diğer eğitim hataları işemelerini kontrol etmelerine engel olabilmektedir. Bu yüzden ileri yaşlarda bile yataklarını ıslatanlara rastlanabilir. Bu durumda çocuğun fiziksel muayenesi ile diğer etmenlerin incelenmesi ve duygusal sebeplerin ortadan kaldırılması gerekir.

Doğumdan önce çocukların dışkı çıkarmaları söz konusu değildir. Doğumdan sonra beslenme ile birlikte, bağırsaklarda bulunan sıvı da dışarı çıkar. Bu sıvı doğumdan önce bağırsaklarda bulunmaktadır. Dışkı çıkarma kalın bağırsaklarda bağlı kasların gelişmesi ile kontrol altına alınabilmektedir.

Genel olarak tuvalet eğitimi 12-20 ay arasında, kasların yeter olgunluğa ulaştığı çağda sonuç verebilmektedir. Ancak çocuklar arasında büyük bireysel farklılıklar olduğu gibi anne babanın tutumu da en önemli faktörlerden biri olmaktadır. Genel olarak kızlar erkeklere oranla daha erken tuvalet alışkanlıklarını alabilmektedir. Dışkı kontrolü ise işeme kontrolünden erken başlamaktadır.

Çocuklarda Sinir Sistemi ve Salgı Bezlerinin Gelişimi

Vücudun bir bütünlük içinde gelişiminde vücuttaki sistemlerin büyük önemi vardır. Bu sistemlerin gelişmesindeki aksaklıklar veya gerilemeler insanın tümüyle gelişimini ve kişiliğini etkisi altında bulundurur. Böbrekleri iyi çalışamayan bir çocuğun bu rahatsızlığının eğitimine etki yapmayacağını söylemek mümkün değildir.

Çocuğun vücudundaki sistemlerin tanınması oldukça zordur. Fakat öğretmenin bu sistemler hakkında bilgi sahibi olması bazı gözlenebilecek aksamalara dayanarak ilk tedbiri almada zamanında hareket etmesini kolaylaştırır.

Bu konumuzda kısaca sinir, salgı, dolaşım, solunum, sindirim ve boşaltım sistemleri üzerinde durarak eğitim yönünden önemli noktalara değineceğiz.

Çocuklarda Sinir Sisteminin Gelişimi

Sinir sistemi insanın dış ve iç uyarıcılarına nasıl bir tepkide bulunması gerektiğini yönetmektedir. Böylece sinir sistemi hem insanın çevresine intibakını sağlamakta, hem de insanın bilinç hayatım meydana getirmektedir.

Hemen döllenmeden bir buçuk ve iki hafta sonra embriyonda sinir sisteminin gelişmeye başladığı görülür. Doğuma kadar fetüsün sinir hücrelerinin büyük çoğunluğu biçimini kazanmıştır. Geriye kalan eksik hücreler de doğumdan hemen sonra tamamlanır. Diğer organların büyümesine paralel olarak, sinir hücrelerinin doğumdan sonraki büyümesi çok hızlı, merkezî sinir sisteminin büyümesi ise daha çok hızlıdır. Birinci yaşın sonunda merkezî sinir sisteminin ağırlığı yetişkinlik çağındaki ağırlığın yüzde 60’ı, beşinci yaşta ise yüzde 90’nı kadardır.

Sinir sistemi merkezden uçlara, içerden dışarı doğru bir gelişim gösterir. Doğumda baş kısımdaki sinirler ayak tarafındaki sinirlere oranla daha gelişmiş durumdadır. Beyinin iç kısmı dış kısmına oranla daha gelişmiştir. Hatta beyindeki çeşitli duyu merkezlerinin bile aralarında gelişim farkı görülür. Doğumdan altı aya kadarki devrede beyinin psikomotor davranış merkezi duyu merkezlerinden daha gelişmiş durumdadır.

Psikomotor davranış merkezinden sonra işitme ve ondan sonra da görme merkezi daha az gelişmiştir. Diğer yandan alıcı merkezler, çağrışım merkezlerinden daha ileri bir gelişim seviyesindedir. Bu yüzden ilk aylarda dış uyarıcılar bebek tarafından alınmakta fakat anlamlaştırılamamaktadır.

Yeni doğan çocuğun hemen bütün hareketleri refleks seviyesindedir. Çocuğun bağırması, emmesi, yutması, işemesi, öksürmesi hayatını devam ettirmesi için gereken refleks hareketlerdir. Çocuk büyüdükçe, bu refleksler yavaş yavaş yerini bilinçli davranışlara bırakır. Çocuğun altıncı aya doğru hareketlerini oldukça kontrol etmeye başladığı görülür.

Sinir sistemi bebeklik ve ilk çocukluk çağında gelişimini oldukça tamamlar. İkinci çocukluk ve ergenlik çağında sinir sistemindeki gelişme, daha çok büyüyen vücuda göre sinir liflerinin uzaması ve kalınlaşması şeklinde görülür.

Çocuklarda Salgı bezlerinin gelişimi

Vücudun çeşitli yerlerinde bulunan salgı, bezleri doğrudan doğruya kana gönderdikleri salgılarla vücudun büyümesini ve sağlığım etkileri altında bulundururlar. Salgı bezlerinin yapıları ve salgıları bakımından birbirinden farklı olduğu görülür. Her birinin, organların etkinliklerini, dokularını yönetmesi ve kontrol etmesi yönünden ayrı ayrı görevleri vardır.

Diğer yandan salgı bezlerinin birbirlerine aynı yönde ve zıt etkileri de vardır. Bütün salgı bezlerinin bir denge içinde bulunması organizmanın gelişimi bakımından önemlidir. Bunlardan herhangi birinin salgısını diğerlerine oranla fazlalaştırması veya azaltması gelişmenin dengesine olumsuz etkilerde bulunmaktadır. Bunların organizmaya etkisi bakımından en önemlileri şunlardır.

Troid salgı bezi, boğazın ön kısmında gırtlağın iki yanında birbirine bağlı bir çift bezdir. Doğumdan önce gelişmeye başlayan ve diğerlerinden önce görülen bezdir. Doğumdan sonra erinlik çağına kadar büyüyerek tam hacmini alır. Troid bezinin salgısına troksin denilir.

Troksin vücudun, kemiklerin, sinir sisteminin, kan dolaşımının, kasların büyümesine el ki yapmaktadır. Pitüviter ve cinsiyet bezlerinin salgılarıyla birleşerek cinsiyet organlarının çalışmasına etki yapar. Troid bezinin az çalışması vücudun etkinliğini azaltır, çok çalışması ise vücudun daha çok etkinlikte bulunmasını sağlar. Troksinin azlığı kretenizm denilen vücut ve zihin gelişimindeki geriliği meydana getirebilir.

Paratroid salgı bezi troid salgı bezlerine bitişik olarak dört küçük bezden meydana gelmiştir. Erinlik çağında en olgun durumlarına gelirler. Vücudun normal etkinliği için gerekli olan kalsiyum ve fosfor seviyesini paratroid bezi sağlar.

Pankreas bezi midenin solunda bulunur, iki türlü salgı çıkarır. Birincisini mideye gönderir, ikincisini kana akıtır. İnselin adı alan ikinci hormon kandaki şekerin kullanılmasını sağlar. Bu salgının azalması kandaki şekerin yükselmesine, çoğalması ise şekerin düşmesine sebep olur. Böylece gelişime dolaylı olarak etkide bulunur.

Böbrek üstü bezleri her iki böbreğin üstünde bulunur. Doğumdan önce büyümeye başlayan bu bezler doğumdan sonra bir kaç yıl içinde en son büyüklüğüne ulaşır. Kızgınlık, korku, kaygı bu bezin salgılarının çoğalmasına sebep olmaktadır.

Pitüviter salgı bezi kafatasında bulunur ve bir fasulye büyüklüğünde iki parçadan ibarettir. Bu salgı bezi vücudun hemen bütün organlarına etkide bulunur. Altı çeşit salgı çıkardığı bilinmektedir. Bu salgılardan biri kemiklerin ve yumuşak dokuların büyümesine etki yapar, azlığı cüceliği, çokluğu ise devliği meydana getirir; diğeri (proclatin) kadınlarda gebelik sırasında görülür, sütün çıkmasını ve analık tavrının görülmesini sağlar; diğerleri ise öbür salgı bezlerinin büyümesini ve görevlerini yerine getirmesini düzenler.

Cinsiyet salgı bezleri, kadında yumurtalık, erkekte ise husyeler olarak görülür. Küçük yaşlarda çalışmaz halde olan bu bezler erinlik çağına doğru yavaş yavaş çalışmaya başlar. Cinsiyet salgı bezleri erinlik çağındaki değişikliklerden sorumludur. İnsanın, cinsel hayatının devam etmesinde bu bezlerin ömür boyunca etkisi vardır.

Bazı hallerde çalışamayan veya çalışması hızlanan salgı bezlerini ilaçlarla kontrol altına almak mümkün olabilmektedir, örneğin küçük yaşlarda kretenizm tanınabildiği zaman, çocuğun verilecek ilaçlarla beden ve zihin gelişimi normal yönüne sokula bilmektedir. Yine bazı hormon tedavileri ile cinsel bozukluklar giderilebilmektedir.

B1 Vitamini Kalp İçin Önemi

Kalp hastalıklarına yol açan birçok nedenden biri de B-1 vitamini eksikliğidir. Yeterince B-1 verilmeyen deney hayvanlarında, ilk zarar gören organın «kalb» olduğu görülmektedir. Ünlü Mayo kliniğinden df. Russell Wilder ve Cornell tıp fakültesinden dr. Norman Jollific tarafından, bazı kadın ve erkeklere sadece B-1vitamini eksik iyi bir beslenme uygulanarak, deneysel olarak kalp hastalıkları meydana getirilmiştir.

Bedenleriyle çalışan erkeklerde kalp hastalığı daha çabuk oluşmaktadır; birkaç gün içinde kalplerinin çalışması bozulmaktadır. Oysa, kadınlarda bozukluk belirtileri birkaç hafta sonra görülmektedir.

B1 Vitamini ve Etkileri

Kalp çarpıntısı, soluk alma güçlüğü, ve düzensiz kalp çarpıntısı ortaya çıkmaktadır. Bazılarında kalp büyümesi olmaktadır. Beslenmeye B-1 vitamini bolca eklendiği zaman, kalp çalışması yeniden normale dönmektedir.

Bedende sadece kalp,  doğumundan  ölüme dek sürekli çalışan bir organdır. B-1 eksikliğinde olduğu gibi, şekerler yeterince   enerjiye dönüştürülemediğl zaman, çoğu kastan oluşan kalbin çalışması yavaşlar. Ortalama 72 olan nabız «kalbin dakikada 72 kez kan pompalaması» yerine, dakikada 40-50 kalb vuruntuna rastlanabilmektedir. B-1 azlığı arttıkça bu kez kalbin çalışması hızlanır ve bir çarpıntı şeklini alır. Bu değişmenin, B-1 vitamini    azlığı sonucu oluşan laktik ve pürüvik asitlerce kalb kaslarının aşırı uyarılmasıyla meydana geldiğine inanılmaktadır. Bu şekilde B-1 yetersizliği bulunan insan, kalp çarpıntısı ve yüksek nabız ile karşılaşır, az bir hareketten sonra bile soluk alma güçlüğü çeker, ve zamanla kalb genişlemiş olabilir. Bu genişleme nedeninin, birike laktik ve pürivik asitleri sulandırmak amacıyla, kal kası hücrelerinde su toplanması olduğu düşünülmek tedir. Eğer durum önemli bir derecede ilerlemişse, belirtiler de çok artar ve bu birey kalp krizi geçirebilir.

Kalp hastalıklarından ileri gelen ölümler, ulusal beslenmemizin B-1 vitaminince yoksullaşmasına yol açan tahıl kabuklarının atılmasıyla sürekli artmıştır, B-1 yetersizliğinden erkekler kadınlara oranla daha çok etkilenmekteler ; bu nedenle kalp krizi geçirenlerin çoğu erkektir.

B-1 ile ilişkisi olmadığı düşünülen bazı kalp hastalıklarında, hastanın kan ve idrar analizleri yapılınca, B-1’in çok az olduğu görülmektedir. Ayrıca, sadece B-1 azlığında biriken laktik ve pürivik asitler, bu çeşit hastaların kanında, olağan ölçüden çok bulunuyor.

Bütün bu sonuçlar, B-1 vitamini taşıyan besinlerin, her çeşit kalp hastalığında önem kazandığını ortaya koyuyor. Hastalık belirtileri görülünce beslenmeyi düzenlemekle yetinmeyip hemen bir uzman doktora görünmek gereklidir.

 

   SOSYAL FOBİ

Aynı zamanda “sosyal kaygı” olarak da adlandırılan “sosyal fobi” bireyi tamamen etkisine alan bir kaygı hissiyle kendini gösterir. Psikoloji alanında sözü geçen kuruluş olan APA (Amerikan Psikoloji Topluluğu), sosyal fobiyi şöyle tanımlar: sosyal fobi utanmaktan, küçük düşmekten, sosyal ortamlarda başkaları tarafından olumsuz değerlendirilmekten yoğun şekilde korkma ve korkulan durumlardan kaçınma eğilimi ile tanımlanabilecek yaygın bir kaygı, bunaltı bozukluğudur.

Sosyal Fobik Bireyler ve Davranışları

Sosyal fobik bireyler, genellikle tanımadıkları insanlardan, rahatsız oldukları ortamlarda ve durumlarda küçük duruma düşeceği ya da utanç duyulacak davranışlar göstereceğini düşünerek kaçınmaya veya uzak durmaya çalışırlar. Bu bireyler yaptıkları davranıştan daha çok çevrelerindeki diğer bireylerin kendileri hakkındaki olumsuz düşünmelerinden çekindikleri için kaygılanırlar.

Sosyal fobi, ancak bireyin günlük hayatını, sosyal yaşamını etkilemesi ve bundan rahatsızlık duymaya başlamasıyla teşhis edilebilir. Sosyal fobide görülen en tipik durumları; toplum önünde konuşmak zorunda kalabileceği, yeni insanlarla tanışması gereken, düğün, eğlence ve partilere gitmek gibi sosyal ortamlarda bulunması gereken durumlar olarak gösterebiliriz.

Karşı cinsle arkadaşlık ilişkisini başlatmakta zorlanırlar, kalabalık ortamlarda yemek yeme, otorite sahibi kişilerle konuşma ve etkileşimde bulunmakta zorlanırlar, başkalarının fikirlerine karşı çıkamadıkları gibi bir eylemi başlatılırken yoğun kaygı hissederler.

Sosyal Fobi ve Korkular

Sosyal fobisi olan bireylerin en yoğun korkuları başkaları tarafından yargılanmak ve utanç verici bir duruma düşürülmektir. Sosyal fobisi olan çoğu birey, sosyal ortamlarda başkalarıyla aynı ortamda bulunma korkularının mantıksız olduğunun aşırı kaygısının olduğunun farkındadır fakat bunun üstesinden tek başlarına gelemez.

Bu durum utangaçlıktan daha aşırı bir durumdur. Diğer insanların kendilerindeki terleme, ateş basması, titreme, bulantı, konuşma zorluğu, yüzünün kızarması gibi yaşadıkları belirtileri fark edeceklerinden çok endişe duyarlar ve bu belirtiler korkunun odağı haline dönüşür. Korktukça bu belirtiler daha çok görülmeye başlar.

Sosyal fobi yaşayanların sadece küçük bir bölümü tedaviye başvurmaktadır. Kadınlarda erkeklerden iki kat fazla görülmesine karşılık erkeklerin yardım alma konusunda daha istekli oldukları görülür.

Bilim insanları yaptıkları bir dizi araştırmalar da bu bozukluğun biyokimyasal temellerini de incelemektedirler. Araştırmacılar sosyal fobisi olan bireylerin kabul edilmemeye karşı gösterilen bu aşırı hassasiyetlerinin fizyolojik ya da hormonsal nedenler ininde olduğunu söylemektedirler.

Sosyal fobinin gelişmesinde biyolojik ve çevresel birden fazla sebepten bahsetmek mümkündür. Bunlar; ailelerin çocuk yetiştirme tarzları, tutumları, , travmatik olaylar, ailedeki diğer bireylerinde sosyal ortamlara katılımın azlığı, çocuklukta yaşanan diğer olumsuz sosyal olaylar sosyal fobi gelişmesini etkileyen faktörler olarak sıralayabiliriz.

Sosyal fobisi doğru tedaviyle tamamen iyileşme gösteren bir rahatsızlık olması sebebiyle sosyal fobisi olduğunu düşünen bireyler şikâyetlerini fark eder etmez tedavi için başvurmalıdırlar. Problemin nedenlerini, azaltıcı yöntemleri, nerede yanlış yaptığını belirlemesi bireyin kaygısını tanıması için önemli bir adımdır. Bireyin rahatsızlığı ile ilgili bilgi sahibi olması bu rahatsızlıkla baş etmesini kolaylaştıracaktır.

Araştırmalar sosyal fobinin tedavisinde etkili iki yöntemden bahseder: İlaç tedavisi ve kısa süreli bir psikoterapi türü olan bilişsel-davranışsal terapidir. . Gerektiğinde ilaç tedavisi uygulansa da en etkili tedavi yöntemi bilişsel-davranışçı terapilerdir.

Oyun Oynamanın Çocuk Psikolojisi Üzerindeki Etkisi

Uzmanlar, çocukların sağlıklı ruh yapılarına sahip olabilmeleri için, oyun oynamalarının büyük önem taşıdığını belirtmektedirler. Bu konuda, anne ve babaların, çocuklarının oyun oynayabilmeleri için, onlara gerekli tüm desteği sağlamaları gerektiği konusunda ikaz ediyorlar.

Yine uzmanlar, oyun oynamanın çocuk psikolojisi üzerindeki etkisi konusunda toplumun bilinçlenebilmesi için, gerek sosyal medyada, gerekse okullarda kampanyalar başlatarak, konunun aileler tarafından gerektiği şekilde algılanabilmesi için, çalışmalar yapıyorlar.

Oyun Oynamak Bir Çocuğun En Doğal Hakkıdır

Günümüzde çocuklarda; içe kapanma, saldırganlık, obezite, sosyalleşmede problemler gibi sorunların giderek yaygınlaşmasının ana sebeplerinden biri olarak, onların oyundan koparılmaları görülmektedir. Bir çocuğun, fiziksel ve ruhsal olarak sağlıklı şekilde gelişimini sürdürebilmesi için günde 1 saat ile 4 saat arasında oyun oynaması gerekmektedir.

Eski zamanlarda, okullarda teneffüs süreleri uzun tutulup, ders sayıları azken, şu anda bu durum tersi şekilde devam etmektedir. Okullarda yaşıtlarıyla rahatça vakit geçirebilen çocuklar, artık buna yeterince imkân bulamamaktadırlar.

Bunun yanı sıra, kentleşmenin büyümesiyle birlikte, çocukların oyun alanları da giderek küçülmüştür. Sokaklarda çocukları bekleyen tehlikelerin artmasıyla, ailelerde güvenlik sebebiyle çocuklarını evlere hapsetmeye başlamışlardır. Bu durum, çocukların yaşıtlarıyla özgürce oyun oynama haklarının ellerinden alınmasına neden olmaktadır.

Uzmanlar, başlattıkları kampanyalarla duruma çözüm üretebilmek için, kısa ve uzun vadeli bir takım önlemlerin alınması konusunda, toplumun bilinçlendirilmesini sağlamaya çalışmaktadırlar.

Yapılan planlamalara göre, okullarda oyun saatlerinin belirlenmesi, ders saatlerinin kısaltılarak çocukların oyun oynamalarına vakit kazandırılması ve uzun vadede kentleşmenin içinde çocuklar için yeterli düzeyde uygun oyun alanlarının yapılması bulunmaktadır.

Mutlu bir çocukluk dönemi yaşayan birey, ilerleyen yaşlarında sağlıklı bir psikolojiyle, topluma faydalı olabilir. Kendi hayatında da huzurlu olacak olan kişi, ileride sahip olacağı çocuklarını kendisi gibi bilinçli bir şekilde yetiştirebilir. Kısacası, oyun oynamanın çocuk psikolojisi üzerindeki etkisi ilerleyen yaşlarını çok etkilemektedir ve sağlıklı nesiller yetiştirebilmek için bu olmazsa olmaz kurallardan bir tanesidir.

Fiziksel ve ruhsal gelişimini sağlıklı bir şekilde tamamlayan çocuklar, bizlerin ortak geleceğidir. Bu sebeple, geleceğimize sahip çıkmak, hepimizin ortak vazifesi olarak görülmelidir.