BERGAMA’DA TATİL YAPMAK

Bergama, Türkiye’nin en büyük ilçelerinden bir tanesi olup, İzmir il merkezi ile arasında 103 km mesafe bulunmaktadır. Bergama isminin anlamının Türkçe’deki karşılığı yüksek yerleşimdir. İlçenin isminin Hititler tarafından konulduğu bilinmektedir. Bergama’da tatil yapmak isteyenler için ilçeye en kolay ulaşım yolu İzmir Adnan Menderes Havalimanı’ndan karayolu ile sağlanmaktadır. Ayrıca İzmir merkezine kadar ulaşan tren seferleri ile de İzmir’e kadar gelinip, oradan karayolu ile Bergama’ya ulaşmak mümkün olmaktadır.

Bergama, verimiyle bilinen Bakırçay Ovası’nda yetişen zeytin, tütün, üzüm ve pamuk gibi tarımsal ürünleriyle bilinmektedir. İlçe aynı zamanda arıcılıktan da önemli miktarda gelir elde etmektedir.

TARİHTE BERGAMA

İzmir’in en büyük ilçesi olan Bergama, tarih boyunca pek çok uygarlığı ağırlamıştır. Bu nedenle de Bergama sınırları içerisinde pek çok tarihi yapı bulunmaktadır. Bu yerlerden en çok ziyaretçi çekenlerin başında Akropol gelmektedir. Akropol, Bergama ilçesinde bulunan ilk yerleşim alanıdır. Akropol  deniz seviyesine olan 300 metrelik yüksekliği ile bir hayli dikkat çekmektedir. Teleferikle kolaylıkla ulaşılabilen Akropol’de, 15 bin kişi kapasitesi bulunan ve dünyanın en dik açılı tiyatrosu olarak adlandırılan bir tiyatro alanı da ziyaretçileri beklemektedir. Teknolojinin her alana yayıldığı günümüzde, antik kenti gezerken yüklenilecek bir mobil uygulama ile çok daha fazla bilgi almak ve görülen yerlerin tarihteki hallerine göz atmak mümkün olmaktadır.

Bergama’da tatil yapmak, tarihi yerleri sevenler için oldukça dolu geçmektedir. Bu doluluğu sağlayan yerlerden bir tanesi de Asklepion Ören Yeri’dir. İnşaası M.Ö. 4. yüzyıla dayanan tapınak, sağlık merkezi olarak hizmet vermiştir. Sağlık konusunda nam salan bir yer olan Asklepion için ölümün girmesinin yasak olduğu yer denilmiştir. Tapınakta bulunan yer altı tünelinin ise, hastaların aşırı sıcak ve soğuk havalardan korunması amacı ile yapıldığı yapılan araştırmalardan öğrenilmiştir.

Tarih yolculuğunda ziyaret edilmesi gereken bir diğer yer ise Bazilika’dır. Bazilika halk tarafından Kızıl Avlu olarak adlandırılmaktadır. Bu ismi almasının nedeni bütünüyle tuğla kullanılarak inşaa edilmiş olmasıdır.

Bergama’da Asklepion benzeri olarak hizmet veren bir diğer kent olan Allianoi de ziyaret etmek için  rotada yer verilmesi gereken yerlerden bir tanesidir. 45 derece sıcaklıkta şifalı suya sahip olan toprakları ile nam salan kent tarihi boyunca şifa dağıtmıştır.

BERGAMA’DA NE YENİR?

Bergama’ya tatile gitmek isteyen bir kişinin gezmeye önem verdiği kadar yeme içme konusuna da önem vermesi gerekmektedir. Zira Bergama’nın kendine özgü olan ve mutlaka tadılması gereken fevkalade lezzetleri bulunmaktadır. Bu lezzetlerden en çok bilinenler Çığırtma, Sakızlı Karanfilli Leblebi, Nohut Böreği ve Ramazan Helvası’dır. Her şey yerinde güzel felsefesine katılan herkesin Bergama lezzetlerini de yerinde yemeden dönmesi oldukça ihtimal dışıdır.

Bergama’nın denize olan kıyısının oldukça küçük olması, ilçede deniz turizminin de sınırlı olmasına neden olmaktadır. Ağırlıklı olarak tarihi ve doğal güzellikleriyle insanları cezbeden ilçede, güzelliğiyle adından bahsettiren plajlar olmasa da denize girmek mümkündür.

 

Bebek Bakımı Konusunda Doğru Bilinen Yanlışlar

Özellikle de ilk defa doğum yapmış olan anneler, bebeklerine istediklerini tam anlamıyla verememekten korkuyorlar. Çünkü bu aşamada yapmış olacakları yanlışların sonrasında bebeklerinin zarar görebilecekleri düşüncesine sahip oluyorlar. Gerçekte ise bebek bakımı konusunda dikkat edilmesi gereken öncelikli konu sakinliktir. Kimi zaman ister yeni anne baba olan isterse bu konuda tecrübeli olan pek çok kişi birbirinden farklı yanlışları yapabiliyorlar.

Bebek Devamlı Emzirilmeli

Her anne, bebeğinin tam olarak doyması adına onu sürekli şekilde emzirmesi gerektiğini düşünürler. Gerçekte ise bu konularda yapılmakta olan araştırmalar göstermekte ki yeni doğan bebeklerin ilk bir hafta iki saatte bir emzirilmesi yeterli olacaktır. Bu sayede bebekte ortaya çıkabilecek olan fizyolojik sarılık durumu oldukça hızlı bir şekilde ortadan kaldırılmış olacaktır. Bununla beraber bebeğin sürekli olarak emzirilmesi sonrasında süt birikmesi olmayacak, meme uçları yara olacak ve bebek beslenme sorunları ile karşı karşıya kalmış olacaktır.

Doğumdan hemen sonra bebek annenin yanına geldiği zaman bebeğin refleksleri devreye girecek ve meme arayacaktır. Birçok anne bu aşamada sütünün az geldiğini ve bebeğe yetmediğini düşünür. Halbuki gelecek olan süt o anda bebeğe yetecek kadardır. Ve bebek anneyi her emmeye başladığında gelecek olan süt miktarı artacak ve böylece anne bebeğine yettiğini düşünerek daha az stres altında olacaktır.

Bebeğin Altının Her Temizlenişinde Pişik Kremi Sürülmeli

 Genel itibari ile pişik kremlerinin en büyük özelliklerinden biri oldukça yoğun bir yapıya sahip olmasıdır. Sürülmüş olduğu bölgeyi hava almayacak şekilde korur ve steril bir şekilde kalmasını sağlar. Devamlı olarak pişik kremi sürülmesinden sonra bölgedeki direncin düştüğünü görmek mümkündür.

Böylesi bir durumun sonrasında ise bu bölgede çok şiddetli pişik ve enfeksiyon oluşma durumu kendini göstermiş olacaktır. Bunların oluşmasının engellenmesi adına pişik kremi yalnızca pişiğin kendini gösterdiği zaman çok az miktarlarda kullanılmalıdır. Pişik oluşumunu önlemek adına ise bebeğin altının tamamen kuru kalması çok büyük bir öneme sahiptir. Nemli kalması durumunda ise bebek bezinden ötürü hava alamayacak ve pişik oluşacaktır

DİSLEKSİ NEDİR?

Disleksi “Özel öğrenme güçlüğü” olarak tanımlanabilir. Disleksi belirtileri daha okul öncesi dönemde görünmesine rağmen en anlaşılır hale ilkokul döneminde geliyor. Uzmanlara göre öğretim hayatında zorluklar yaşanması ve bu durumun süreklilik arz etmesi disleksi belirtisi olarak varsayılıyor.Uzmanlara göre disleksi’ye sahip olan kişilerde sözcükleri yanlış okuma, okuduğunu doğru algılamama, okurken yaşıtlarına oranla daha yavaş okuma gibi durumları gözlemlenmiştir. Okurken yaşanan en sık güçlük ise harfleri karıştırma, hece ya da satır atlama, yavaş ve yanlış okumadır.

Disleksi ile alakalı çok yanlış bir inanışın olduğuna dikkat çeken uzmanlar, toplumda disleksi olan bireylerin zekâ geriliği ya da özrü olduğu düşünülüyor. Oysaki bu durumun en önemli kanıtı ise Albert Einstein, Leonardo da vinci, Rodin ve Cher gibi bilim insanları ya da sanatçılardır. Disleksinin zekâ problemi olduğu ile ilgili ön yargının ortadan kalkması için sadece ailelerle değil toplumun da bilinçlenmesiyle çözülecek bir problem olduğu anlaşılıyor.

DİSLEKSİ ÇEŞİTLERİ

Disleksi,anne karnında iken sahip olunan yani doğuştan gelen ve yaşanılan olağanüstü durumlara bağlı olarak ikiye ayrılır. Doğuştan gelen disleksi doğum öncesi, doğum sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlara bağlı olarak üçe ayrılır.

Doğum öncesi disleksi’ye sebep; yetersiz ve dengesiz gıda tüketimi, gebelik sırasında yaşanılan hastalık, enfeksiyonlar ve buna bağlı olarak bilinçsizce kullanılan ilaçlar sayılabilir. Doğum sırasındaki disleksi sebebi ise uzun ve zor doğum sürecine bağlı plasenta anomalileridir. Doğum sonrası sebep ise bebeğin doğum sonrası nefes almasındaki gecikme ya da daha ilerleyen yaşlarında geçirdiği ateşli hastalıklar olabilir.

DİSLEKSİ TEDAVİSİ NASIL OLUR?

Uzmanlar disleksi ve tüm öğrenme güçlüklerinin tedavisinin eğitim olduğunu vurguluyor. Verilen eğitim okulda verilen eğitimden farklılık gösteriyor, çocuk özel eğitim vermeyen bir okulda eğitimini alırken bireysel veya grup halinde özel eğitime alınır. Eğitimi veren kişiler konularında uzmanlıklarını almış kişilerdir. Disleksi yani öğrenme güçlüğü ilaç ile tedavisi mümkün olmayan bir rahatsızlıktır. Ancak disleksi ile birlikte kişide psikiyatrik bir hastalık gözlemleniyorsa tedavisi için ilaç kullanılabilir. Dikkat eksikliği ile seyreden rahatsızlıklarda yine ilaç tedavisine başvurulabilir. Disleksinin yoğunluğuna göre verilen özel eğitimin süresi ve yoğunluğu değişiklik gösterebilir. Hafif seyreden durumlarda eğitim kısa süreli iken ağır durumlarda ise alınan eğitimin süresine rağmen bazen kişinin eğitim hayatındaki zorluklara çare olamayabiliyor.

Böbrek Yetmezliği

Böbreklerimiz vücudumuzun her iki böğür kısmında her biri 100-150 gr ağırlığında 11-13 cm uzunluğunda ve 3 cm genişliğinde fasulye şeklinde yer alan organlarımızdır. Anne karnından hayatımızın nihayete erdiği zamana sessiz sedasız sürekli çalışan böbreklerimizin vücudumuzda ağırlığına göre en fazla kanlanan organ olduğunu birçoğumuz bilmeyiz.

Öyle ki kalbimizden atılan kan hacminin %20 sinin gideceği yer böbreklerimizdir. Peki sadece 100-150 gr olmasına rağmen niçin kanımızın önemli bir kısmı böbreğe gider? Bu soruyu böbreğimizin görevleri nelerdir? Şeklinde başka bir şekilde de sorabiliriz. Böbreklerimizin görevlerini maddeler halinde kısaca açıklayalım:

1) Vücudumuzdaki tuzun az veya fazla olması halinde tuz dengesini sağlamak

2) Gerektiğinde suyun atılımını veya tutulmasını sağlayarak su dengesini sağlamak.

3) Vücudumuzda meydana gelen olaylar sonucunda açığa çıkan zararlı (üre

gibi) maddelerin atılımını sağlamak

4) Kan üretimi için gerekli olan eritropoetin adlı hormonun üretimini (%90-

95’i böbreklerde yapılır) yapmak

5) D vitaminini aktif hale getirerek kullanılmasını sağlamak

6) vücudumuzun asit-baz, sıvı elektrolit (potasyum, mağnezyum, fosfor, hidrojen) dengesini sağlayarak hayatın idamesini sağlamak

7) Aldığımız ilaç gibi maddelerin yıkımını sağlamak

8) İnsülin gibi bazı hormonların yıkımını sağlamak

Böbrek yetmezliği veya hasarı durumunda vücudumuzda yukarıda belirtilen işlevler yapılamaz ve hayati tehlikeye varan önemli sorunlar ortaya çıkar.

Böbrek Yetmezliği veya Hasarının Nedenleri Nelerdir?

Böbrek yetmezliği kısaca böbreklerimizin fonksiyonlarını yapamamasıdır. Nedenleri,

1- Şeker (diyabet)  Hastalığı: Dünyada ve ülkemizde böbrek yetmezliğinin en sık nedenidir. Şeker hastalığı, böbrek üzerinde aşırı çalışmaya neden olarak (şeker hastaları bundan dolayı sık sık idrar çıkar), şeker ve şekerin yıkılması sonucu ortaya çıkan bazı maddelerin böbreğin yapısında meydana getirdiği direk hasara bağlı olarak böbreği bozar.

2- Glomurülonefritler: Böbrek yetmezliğinin diğer bir nedeni glomerülonefrit diye adlandıran hastalıklardır. Böbreğin fonksiyon gören en küçük yapı taşı (iki böbrekte yaklaşık 2 milyon kadar bulunan) nefron diye adlandırılan birimdir. İşte bu nefronda meydana gelen hasarlr böbrek yetmezliğine neden olabilir.

3- Polikistik Böbrek Hastalığı: Böbrekte kistlerin varlığı ile seyreden Polikistik böbrek hastalığı diğer bir böbrek yetmezliği nedenidir. Bu kistler yaşa ve kist sayısına bağlı olarak bazen böbreği aşırı derecede büyütebilir ve zamanla böbrek yetmezliğine neden olur.

4- Taş: Böbrek taşları taşın özelliği, sayısı ve böbrekteki yerine göre böbrek yetmezliğine neden olur.

5- Vücudumuzun başka organ ve sistemlerinde oluşan hastalıklarda böbrek yetmezliğine neden olabilir. Mesala karaciğer yetmezliği, kalp yetmezliği, hipertansiyon, romatolojik hastalıklar böbreği etkileyerek böbrek yetmezliğine neden olur.

6- İlaçlar: Sık sık kullanılan ağrı kesici ilaçlar, bazı antibiyotikler böbrek yetmezliği nedenleri arasındadır.

7- Tansiyon yüksekliği: Böbrek yetmezliğine neden olan en sık nedenlerden biri tansiyon yüksekliğidir.

Tüm bu nedenler, bazen böbreklerimizin süzme fonksiyonunda ani (akut) veya uzun süre içinde (kronik) azalma şeklinde, bazen böbreklerimizin tutması gereken ve vücudumuz için gerekli olan maddeleri (albümin gibi)  tutamaması şeklinde, bazen de başka hastalıkların böbreği etkilemesi ile  böbrek yetmezliğine neden olur.

Böbrek Yetmezliği ve Hasarında Ortaya Çıkan Şikayetler

Böbreklerinizde yetmezlik veya hasar oluştuğunda ne gibi şikâyetleriniz olur? Bu tamamen altta yatan hastalığa göre değişir. Fakat en ilginç olanı şikâyetlerin direk böbrek ile ilgili olmamasıdır. Yani genelde böbreklerimizde ağrı, sızı vb. gibi şikayetler olmaz ( taş,çok büyük kistler ve böbrek iltihabı gibi durumlar hariç).

Ani oluşan böbrek yetmezliklerinde şikayetler idrarda azalma, koyu-et suyu renginde veya kanlı idrar çıkarma, yüzünde şişme, tansiyonda yükselme, bulantı kusma iştahsızlık gibi şikayetler oluşur

Zamanla gelişen böbrek yetmezliğinde ise şikâyetler tamamen farklıdır. Bunda şikayetler gece idrara kalkma ile başlar. İnsanoğlu normalde geceleri idrara kalkmaz. Eğer geceleri idrara çıkıyorsanız ya böbrek yetmezliği, ya prostat büyüklüğü yada kalp yetmezliğiniz vardır! Diğer yandan böbrek yetmezliği sonucunda oluşan kansızlığa bağlı halsizlik, bulantı, kusma, iştahsızlık, dikkat dağılması, deride renk değişikliği gibi şikayetler görülür.

Böbreklerinde protein kaçağı olan hastalar ise genelde özellikle ayaklarından başlayıp vücudunun üst bölümlerine doğru yayılan şişlik , idrar yaparken idrarda aşırı köpürme gibi şikayetler oluşu.

Böbrek Yetmezliği Açısından Kimler Test Yaptırmalı?

Ailenizde böbrek hastası (özellikle kistlere bağlı böbrek yetmezliği)

Şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp yetmezliği, karaciğer yetmezliği veya romatizmal hastalığınız varsa

Vücudunuzda döküntü, idrarda azalma, idrarda kan görme, Ayaklarınızda ve vücudunuzda şişme varsa

Böbreklerinizde taş varsa

Böbrek Yetmezliğinin Tespitinde Hangi Testler Yapılır?

Böbrek yetmezliği için en sık kullanılan test kanda kreatinin bakılmasıdır. Diğer yandan idrarın biyokimyasal ve mikroskop altında incelendiği mikroskopik analizide yapılır. Bazı durumlarda 24 saatlik idrar toplanarak böbrek fonksiyon testini ölçmek gerekebilir. Yine altta bir hastalıktan şüphe duyuluyorsa ona göre birçok test yapılabilir. Şikâyetlerinize göre doktorunuz sizi yönlendirecektir.

Böbrek Yetmezliğinde Tedavi Seçenekleri

Böbrek yetmezliği ve hasarında tedavinin 3 amacı vardır. Bunlar

1- Böbrekte hasara neden olan durumun tedavi edilerek böbrekte kalıcı hasarın engellenmesi. Buda böbreği bozan esas tedavi edilmesi ile olur.

2- Tedavide ikinci amaç yakalanılan hastalıklara bağlı olarak böbrekte kalıcı hasar oluşmuşsa, bu hasarın hastayı son dönem böbrek yetmezliğine ilerlemesinin önlenmesi ve olabildiğince geciktirilmesidir. Bu aşamada verilen ilaçların veya tavsiyelerin amacı direk böbrek sağlığınızı eski haline getirmek değildir. Burada ki amaç böbrek yetmezliğinden dolayı vücudumuzun gerçekleştiremediği görevlerin ilaçlar ile tedavi edilmeye çalışılmasıdır.

Fakat bu aşamada hastaya çok önemli görevler düşmektedir. Mesela tuz alımını günde 6-7 gr sofra tuzunu aşmayacak kadar azaltılması, doktorun tavsiyesine göre sıvı alımını kısıtlaması veya nadiren de olsa arttırması, tansiyonunu kontrol altında tutma yönünde azami gayret göstermesi, böbreğe zararlı ilaçları kullanmaması, ilaç kullanması gerektiğinde hekime böbrek hastalığının olduğunu mutlaka bildirmesi gibi.

3- Her ne kadar halk arasında böbrek yetmezliği ölüm ile özdeşleştirilse de, günümüzde son dönem böbrek yetmezliği gelişmesi durumunda hayatımızı idame etmeye yarayan tedavi seçenekleri vardır. Böbreğin işlevlerini yerine koyma tedavisi (renal replasman tedavisi) denilen bu tedaviler; kan diyalizi (hemodiyaliz), karın diyalizi (periton diyalizi) ve böbrek naklidir.

Hemodiyaliz vücudumuzdaki kanın bir makineden geçirilerek zararlı maddelerden temizlenmesi, böbrek yetmezliğinden kaynaklanan eksik maddelerin kana verilmesi ve sonrasında tekrar vücuda verilmesi olarak tarif edilebilir. Hemodiyaliz işleminde hasta haftada 2-4 kez hastaneye gider ve ortalama 4 saat diyalize girer.

Periton diyalizi yada karın diyalizi olarak bilinen tedavinin hemodiyalizden farkı, hemodiyalizde kanın temizlenme işini makine yaparken karın diyalizinde bu makinenin işini karnımızın iç organlarını saran periton zarı yapar. Bu tedavide hasta karnına yerleştirilen bazı ekipmanlar aracılığı ile karnına bazı özel sıvılardan koyup alma suretiyle hayatını idame ettirir. Hasta bu işlemler için hastaneye gelmek zorunda değildir.

Hastaların sağlığı ve konforu açısından en iyi tedavi ise böbrek naklidir. Fakat şunu unutmamak lazımdır ki böbrek nakli her zaman her hastaya yapılamamaktadır. Maalesef bazı hastalıklardan kaynaklanan böbrek yetmezliğinde böbrek nakli yapılması hastalığın nakil edilen böbrekte de tekrarlanmasına neden olabilmektedir. Yine böbrek nakli her zaman güllük gülistanlık bir hayat vaat etmez. Takılan böbreği vücudun kabul etmesi vb. gibi nedenlerden dolayı verilen ilaçlar bile belli başına hastada bazı sorunlara neden olabilmektedir. Yine de böbrek nakli bu üç tedavi içinde hasta sağlığı ve konforu açısından en güzel tedavi seçeneğidir.

Unutmamak lazım ki hiçbir tedavi organlarımızın işlevlerini tam olarak karşılayamaz. Birçok hayati fonksiyonu olan böbreklerimizi korumak için bize düşen görevler var mıdır? Böbreklerimizin sağlığını bozan nedenlerden bazıları irademiz dışında veya yapısal (genetik) nedenlerden kaynaklansa da bazı önemli konulara dikkat ederek böbreklerimizin bozulmasını önleyebilir veya böbreklerimizde bir şekilde bozulma olmuşsa bozulmanın ilerlemesini engelleyebiliriz:

Aşırı tuzdan sakınalım

Vücudumuzun günlük tuz ihtiyacı sofra tuzu şeklinde 6-7 gr’dır (3-3,5 gr sodyum). Bunun üzerinde tuz alımı sağlığımız açısından gereksiz hatta zararlıdır. Yüksek devirde sürekli çalışan motorun zamanla yıpranmasını misal verecek olursak, üzerinde aşırı tuz böbrekleri sürekli aşırı olarak çalıştırır. Buda zamanla böbreklerimizin yapısını bozar.

Tansiyonumuza dikkat edelim

Tansiyonu yüksek olan hastaların tuzdan uzak durması gerektiğini hepimiz duymuşuzdur. Aşırı tuz belli başına böbreğimizi yıpratır, diğer yandan tansiyonun gelişmesine katkıda bulunur, var olan yüksek tansiyonun kontrol edilmesini güçleştirir. Yüksek tansiyon ise yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi böbreklerimizi aşırı derecede çalıştırarak yıpratan en önemli faktörlerdendir.

Her gün ağrı kesici almayalım

Böbreklerimizi bozan diğer bir neden, ağrı kesici ilaçların bilinçsizce sık sık kullanılmasıdır. Birçok nedenden dolayı böbreklerimizin bozulmasına neden olurlar. Siz siz olun her başınız, beliniz, sırtınız vb ağrıdığında ağrı kesici almayın.

Böbreğin bozulmasının en sık nedeni olarak şeker hastalığı

            Böbrek bozukluğunun en sık nedeni dünyada ve ülkemizde şeker hastalığıdır. Özellikle ailemizde (anne baba,)  şeker hastalığı varsa, kilomuz fazla ise, şeker düşündürecek şikayetler (çok su içme, sık idrar çıkma, vb.) mutlaka şeker hastalığı yönüyle doktora başvurmakta yarar var. Şeker hastalığınız var ise şekerin böbreklerinizi bozmaması için mutlaka doktor kontrolünde olmanızda yarar var.

Böbreklerimizin vücudumuz için çok kıymetli, olmazsa olmaz organlarımızdan olduğunu göz önünde bulundurarak yukarıda bahsettiğimiz davranışları yapmamız halinde böbrek sağlığımıza önemli katkılarda bulunacağımızı unutmayalım.

Boyalı Saç Bakımı

Kadınlar ve güzelliklerini ön plana çıkarmak için değişik şekiller uyguladıkları saçları. Kadınlar özellikle saç renklerini değiştirmeyi pek severler. Aslında kullanılan boya, düzleştirici ve kurutma makineleri saçlara zarar vermektedir. Saçlarınızı bu zararlı etkenlerden korumak için saç bakımı yapmanız gerekmektedir.

Şayet saçlarınızı boyatmayı seviyorsanız ayda en fazla iki kere saçlarınızı boyatabilirsiniz. Boyalı saçlar için kullanılan özel şampuanlar vardır bunları kullanmaya özen gösterin. Saçlarınızı tahrip etmemek açısından çok sıcak suyla yıkamayın daha çok ılık suyla yıkamaya çalışın. Düzleştirici ve kurutma makinesi gibi ürünleri orta sıcaklıkta kullanmaya çalışın. Hatta boya sonrası kullanmamaya özen gösterin. Kullanmak zorunda kalırsanız da saçınıza 15 cm uzaklıkta tutarak kullanın.Boyalı saçları etkileyen faktörlerden biride güneştir. Bu sebeple güneş koruyucu kullanmanızda da fayda vardır.

Boyalı Saçlar İçin Evde Bakım Maskesi

Boyalı ve yıpranmış saçlarınız için evde doğal ürünler kullanarak doğal maskeler hazırlayabilir ve saçlarınızı sağlığına kavuşturabilirsiniz.Boyalı saç bakımı içinbirkaç yöntemden bahsedecek olursak;

Elma sirkesi: müthiş kullanım alanına sahip elma sirkesiyle saçlarınızı durulayarak saçlarınızın pH seviyesini dengeleyebilir, saçlarınızı kepekten koruyabilir ve canlılık verebilirsiniz. Yarım bardak suyun içerisine yarım bardak elma sirkesi ekleyerek karışımı hazırlayabilirsiniz hazırladığınız karışımı sprey yardımıyla saçlarınıza uygulayın ve 15 dakika beklettikten sonra ılık suyla durulayın.

Aloe vera ve bira maskesi: saçları tamir etmede ve saçlara parlaklık kazandırmada bira çok etkili bir yöntemdir. Yarım bardak biranın içerisine 2 tane aloevera sapı ve bir çorba kaşığı zeytinyağı ekleyerek kıvamını tutturuncaya kadar iyice karıştırın. Saçınıza uyguladıktan sonra 15 dakika bekletip ılık suyla durulayın. Bunu haftada 2 -3 kez uygulamanız yararlı olacaktır.

Avokado maskesi: genellikle cildin yenilenmesi için kullanılan etkili bir maskedir. Ayrıca saç bakımında da oldukça etkilidir. Kuru saçları yumuşatmak, onarmak ve saçlara parlaklık vermek için mükemmel bir seçenektir. Bir adet avokadoyu ezerek içerisine bir çorba kaşığı buğday tohumu yağı ekleyin ve iyice karıştırın. Saçınıza uyguladıktan sonra 1 saat kadar bekletip ılık suyla durulayın.

Mayonez bakımı: haftada bir kez uygulayabileceğini bu muhteşem tarif çok basittir. Yapmanız gereken tek şey nemli saçınıza mayonez uygulayarak yarım saat beklettikten sonra ılık suyla yıkamak.

Boyalı Saçlarda Dikkat Edilmesi Gerekenler

Boyadan sonra saç renginizin solmaması ve uzun süre parlak ve canlı kalması için uymanız gerekenler;

  • Saçınızın rengine uygun ve amonyaksız saç kremi kullanmanız saç renginizi uzun süre korumaya yardımcı olur. Saçınızı boyamadan önce mutlaka derinlemesine temizlik yapın.
  • Saçlarınızın rengini daha uzun süre korumak için haftada en fazla 3 kez yıkayın. Saçlarınızı daha sık yıkamanız boyanın daha hızlı akmasına neden olur.
  • Saçlarınızı haftada 2- 3 kez yıkamanız yetersiz oluyorsa kuru şampuanlar kullanabilirsiniz.
  • Boyadan hemen sonra saçınızı yıkamamaya dikkat edin. 48 saat beklettikten sonra saçlarınızı yıkayabilirsiniz. Saç boyanızın saçınız daha iyi adapte olabilmesi ve pigmentlerin saçınıza tam olarak yapışması için 48 saat beklemeniz gerekir.
  • Kullandığınız ürünlerin içerisinde sülfat ve tuz olmamasına dikkat edin. Bu ürünler boyanın saçınızdan daha kolay akmasına neden olur.
  • Kızıl saç tonları daha çabuk kaybolmaktadır ve diğer saç renklerine oranla bakımı daha zordur. Kızıl tonlar seçerken doğal bir yoğunlukta olmasına özen gösterin.
  • sadece vücudunuzu yıkamak için duşa girdiğinizde saçlarınızı boneyle sararak ıslanmamasına dikkat edin.
  • Saçlarınızı yıkarken ılık su kullanın. Çok sıcak su kullanmanız saçlarınızın rengini açar.
  • Bazen şampuan kullanmadan direk saç kremi kullanarak saçınızın nem dengesini koruyabilirsiniz. Şampuan kullandığınız durumlarda saç kremiyle birlikte kullanmaya özen gösterin. Ayrıca kullandığınız şampuanın kalitesine ve içerisinde sülfat barındırmamasına dikkat edin.
  • Saçlarınızı boyadıktan sonra evde uygulayabileceğiniz doğal yöntemlerle saç bakımına devam edin ve saçlarınızı koruyun.
  • Saçlarınızı nemlendirmek için bakım yağı sürerek ıslanmış havlu ile sarın.
  • Saçlarınızın boyaya karşı alerjisi varsa boyama sonrası kepek şampuanı kullanın.
  • Vitamin desteğiyle saçlarınızı daha sağlıklı ve canlı tutun. C vitamini saç dersi için kan dolaşımını kolaylaştırarak saç köklerini besler. B vitamini saçları güçlendirerek saç dokusunu geliştirmeye yardımcı olur.
  • Saçlarınız ıslakken fön yapmayın. Islak saça direkt ısı uygulanması saçların kırılmasına ve yıpranmasına neden olur.
  • Saçların güçlenmesi açısından demir açısından zengin gıdaların tüketilmesi gerekir.
  • Klor boyalı saçları çok çabukbozduğundan dolayı havuza girerken saçlarınızı klordan koruyan saç bakım ürünleri kullanın.
  • Perma çok fazla kimyasal içerdiğinden dolayı saça zarar veriri. Bu sebeple genellikle yapılmaması önerilir.
  • Saçlarınızdaki kırıkları sürekli temizleterek saçlarınızı gereksiz ağırlıktan uzak tutun.
  • Saçlarınızı sıkı toparlamanız saç dökülmesine neden olur. Saçlarınızı hava almasına izin verin.
  • Saç bakımında ve boyasında mümkün olduğunca az kimyasal içeren ürünler kullanmaya dikkat edin.
  • Kuaförünüzü kesinlikle doğru seçmeye özen gösterin. Yanlış kuaför seçimi saçlarınızı istediğiniz görünüme kavuşturmayabilir.
  • Boyalı saçlar için saçlarınızı proteinle besleyin. Bunun için doğal maske yöntemleri

Bebeklerde İshal Sorunu

Dışkının yumuşak ve sulu olması olarak tanımlanan ishal, bağırsak ve mide hastalıklarının başında kendine yer almaktadır. Her yaşta görülmekte olan ishal, özellikle de yapay besinler ile beslenmekte olan bebeklerde sıklıkla görülmektedir. Bebeklerde ishal günlük dışkı sayısının aniden artması, su gereksinimin çoğalması, dışkının sümüksü ya da kanlı şekilde gelmesi ile kendini göstermektedir.

Su gibi dışkının yapılması, içerisinde kan ya da iltihap görülmesi, gözlerinin etrafı soluk ve içeriye çökmüş bir hale gelmesi, ateşi yükselmesi bebeklerde ishalin çok ciddi olduğu anlamına gelmektedir. Böylesi durumlarda zaman kaybetmeden doktora gidilmesi gerekmektedir.

Bebeklerde İshalin Nedenleri Nelerdir?

 İshalin pek çok farklı çeşidi bulunmaktadır. Ancak mikrobik ishaller çok büyük bir yer tutmaktadır. Bağırsakların bu durumdan etkilenmesinin yanı sıra vücudun farklı noktalarında yer almakta olan mikrobik faaliyetler sonrasında da ishal olabilmektedir.

Bununla beraber bağırsak parazitleri de bebeklerde ishal sorununu oluşturmaktadır. Yeşil sebzeler ile bazı meyve grupları da yine bebeklerde ishal oluşmasının nedenleri arasında kendine yer bulmaktadır. Bebeklerde ve küçük çocuklarda düzensiz beslenme ishal oluşumunu tetiklemektedir. Birçok farklı sebebi bulunmakta olan ishal için anne babaların dikkat etmeleri gereken pek çok şey bulunmaktadır.

Bebeklerde İshalin Tedavisi Nasıldır?

 Hafif şekilde görülmekte olan ishal genel olarak 2 3 gün içerisinde kendi kendine geçmektedir. Ancak bu süre zarfında geçmezse hemen doktora gidilmesi gerekmektedir. Bebek anne sütü almaktaysa buna eskisi gibi devam edilmeli ve hiçbir ek gıda eklenmemelidir.

Bununla beraber eğer ki ek gıdalar alabiliyorsa ara dönemlerde çok az miktarda elma suyu ve açık çay verilebilir. Suni beslenen ya da karışık beslenmekte olan bebeklerde ise doktor kontrolünde gıda düzenlemeleri yapılabilecektir. Ancak bu aşamada doktorun söylemiş oldukları şeyler büyük bir öneme sahip olacaktır.

Anne babaların bu aşamada yapmaları gereken en önemli şey bebeklerini kontrol altına almak olmalıdır. Dışkı durumunun kontrol edilmesi, bebeğin yemek durumu gibi detayların üzerinde durmak; ishal tedavisinde istenilen tarzda başarılı sonuçların alınmasına yardımcı olacak ve kısa bir süre içerisinde ishal sorunu ortadan kalkmış olacaktır.

ANKSİYETE (KAYGI) BOZUKLUĞUNUN NEDENLERİ

Anksiyete, şiddetli bir korku ve panik duygusu hissidir. Çoğu kişi yaşamdaki önemli olaylar öncesinde kendisini korkmuş, telaşlı hissedebilir. Ancak kişi, korku ve panik duygusunu beklenen olay geçtikten sonra bile yaşam kalitesini bozacak düzeyde hissediyorsa kişide bir anksiyete problemi olduğundan söz edilebilir. Anksiyete bozukluğunun nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Fakat yaşanılan bazı travmatik olaylar ve genetik yatkınlık anksiyete bozukluğuna neden olabilir. Geçmişten gelen bizi farkında olmadan çok derinden etkileyen olaylar psikolojimizin de hassaslaşmasına neden oluyor.

ANKSİYETE BOZUKLUĞU TIBBİ NEDENLERİ

Bazı kişiler de anksiyete bozukluğu altta yatan tıbbi bir sağlık sorunundan kaynaklanıyor olabilir.Bazı durumlarda ise anksiyete belirtileri tıbbi bir rahatsızlığın ön işaretçileri olabilir. Bu oluşan kaygı bozukluğu hastalığın psikolojik yıpranışından kaynaklanıyor olabilir. Anksiyete belirtilerine neden olabilecek bazı tıbbi durumlar şu şekilde sırlanır;

  • Kalp hastalıkları
  • Diyabet
  • Tiroit problemleri, hipertiroid
  • Solunum yolu problemleri, astım
  • Madde bağımlılığı ya da yoksunluk
  • Kronik ağrılar ve huzursuz bağırsak sendromu
  • Savaş/Kaç mekanizmasını etkileyebilecek nadir tümörler

Bu sayılan hastalıkların dışında anksiyete genetik olarak da oluşabilecek bir hastalık da olabilir. Bunun için iyi bir doktora danışmanız hayat kalitesi ve yaşam kolaylığı açısından sizin yararınıza olacaktır.

Anksiyete (kaygı) Bozuklukları Risk Faktörleri 

Anksiyete bozukluğu için yapılan araştırmalar da genetik ve çevresel faktörlerin bir arada etkili olduğu görülüyor. Çevrede oluşan ve bizi etkileyen durumlar da fazla kaygı duymamıza neden olabilir. Anksiyete bozukluklarına yol açan başlıca faktörler;

  • Çocukluk çağında başlayan utangaçlık, davranışlarda tutukluk
  • Kadın olmak
  • Sınırlı ekonomik kaynaklara sahip olmak
  • Boşanmış ya da dul olmak
  • Çocukluk çağından itibaren stresli yaşam olaylarına maruz kalmak
  • Kan bağı olan yakın akrabalarda anksiyete bozukluğu teşhisi konması
  • Aile öyküsünde psikolojik problemler olması
  • Öğleden sonra tükürükte kortisol seviyesinin artması (Özellikle sosyal kaygı bozukluğu risk faktörleri arasındadır)

En önemlisi de anksiyete bozukluğu yaşadığınızdan şüpheniz varsa. Hangi risk faktöründe olduğunuzu anında öğrenmeniz ve tedaviye en kısa sürede başlayıp, kendinizi iyi hissetmeniz için ilk adımı atmanız yeterli.

Anksiyete Bozukluğunda Tedavi 

Anksiyete (kaygı) bozukluğun da çok çeşitli tedavi yöntemi bulunmamaktadır genel olarak tercih edilen tedavi yöntemleri antidepresan kullanımı ve psikoterapi uygulamalarıdır.

Daha sık kullanılan psikoterapi yöntemi de konuşma terapisi ve bilişsel davranışçı terapi uygulamalarıdır. Bilişsel davranışçı terapi kişilerde anksiyeteye yol açan düşünce kalıplarını yeniden irdelemelerine ve farklı davranış alışkanlıkları edinmelerine olanak sağlayan bir psikoterapi türüdür. Konuşma terapisi her insan da olduğu gibi hastada rahatlama sağlar hasta içini dökerek aslın çok da önemli sorunlarının olmadığı ya da kendisinin bu sorunları büyüttüğünün farkına varır.

Anksiyete Bozukluğun da Hangi aşamada Doktor Gerekli

Anksiyete bozukluğu olduğunuzu düşünüyorsanız bu anlatılan kaygı durumları size uyuyorsa  uzman bir psikoterapist ile görüşerek hayatınızı kontrol altına alabilirsiniz. Bunlar;

  • Fazla kaygılı olduğunuzu düşünüyorsanız ve bu durum iş, aile ve özel yaşamınızı etkilemeye başladıysa
  • Yaşadığınız korku, kaygı ve anksiyetenin kontrolünüzden çıktığını hissetmeye başladıysanız
  • Kendinizi depresyonda hissetmeye başladıysanız, alkol ya da uyuşturucu kullanımı başladıysa
  • Yaşadığınız kaygıların fiziksel bir sağlık sorunu nedeniyle olabileceğini düşünüyorsanız
  • İntihar ya da ölüm ile ilgili düşünceleriniz başladıysa

Anksiyete Bozukluklarının Yol Açacağı Komplikasyonlar

Anksiyete bozukluğu tanısı konulmasından sonra asıl soru tedavi yönteminin nasıl uygulanacağıdır. Ayrıca uygulanacak tedavinin yararlı olup olmaması da büyük sorun. Anksiyete bozukluğun da uygun tedavi yöntemleri uygulanmadığı takdirde aşağıdaki komplikasyonlara da neden olabilir;

  • Depresyon ve diğer mental sağlık sorunları
  • Madde kullanımı
  • Uyku problemleri
  • Hazım ve bağırsak problemleri
  • Baş ağrıları ve kronik ağrılar
  • Sosyal izolasyon
  • İş yerinde ya da okulda performans düşüklüğü
  • Yaşam kalitesinde düşüş
  • İntihar

Anksiyete bozuklukları tedaviye önem vermemiz gerekir aksi takdir de çok ciddi sonuçlar oluşabilir.

Anksiyete Atakları

Anksiyete (kaygı) bozukluğunda oluşacak ataklar da ne yapmanız gerektiğini öğrenmelisiniz. Böylece oluşacak atakların derecesini düşürerek kontrol altına alabilirsiniz. Anksiyete bozukluğu yaşayan hastaların ataklarda yağması gerekenler. Bunlar;

  • Hangi tür bir anksiyete bozukluğu yaşadığınızı, belirtilerini ve özelliklerini öğrenin.
  • Mutlaka bir psikoterapist ile görüşmeye başlayın.
  • Anksiyetenin sağlığınızı hem psikolojik hem fiziksel olarak etkileyen bütünsel bir rahatsızlık olduğunu unutmayın.
  • Anksiyete atağı yaşadığınızı anladığınız anda sizi destekleyen kişilerle iletişime geçin.
  • Vücudunuzu düzenli olarak hareket ettirin, oturma sürenizi bir saatten uzun tutmayın.
  • Vücudunuzun ihtiyacı olan uykuyu aldığından emin olun, gece uykunuzun bölünmemesine dikkat edin.
  • Rahatlama tekniklerini öğrenin.

En İyi Diyet Hangisi?

Hekimliğin en önemli 2 prensibi vardır. Birincisi önce zarar verme, ikincisi ise hastalık yoktur hasta vardır. Yani aynı hastalık her kişide aynı şekilde ortaya çıkmaz ve aynı şekilde tedavi edilmeyebilir. Bu prensipleri diyet programları içinde kullanabiliriz. Yani diyet yaparken birinci prensip “önce zarar verme” olmalı, diğeri ise herkese her diyet iyi olmayabilir. Yani kilosu fazla olanla kalp hastalığı olanlar aynı diyeti uygulamayabilir. O zaman en iyi diyet hangisi?

Diyabet, kilo kaybı, kalp hastalıkları gibi konusunda uzmanlaşmış birçok doktor ile diyetisyenlerin hazırladığı ve 40 farklı diyet programının değerlendirildiği “U.S News & World Report” raporunda çeşitli durum ve hastalıklar için en iyi diyet önerileri yer almaktadır.

Son olarak Ocak 2018 de güncellenen bu raporda, 40 diyet çeşidi dokuz duruma olan etkisine göre sınıflandırılmıştır. Bu dokuz durum:

Genel olarak en iyi diyetler

En iyi ticari diyetler

En iyi kilo verdiren diyetler

En hızlı kilo verdiren diyetler

Sağlıklı beslenme için en iyi diyetler

En kolay uygulanabilir diyetler

Şeker hastaları için en iyi diyetler

Kalp sağlığı için en iyi diyetler

En iyi bitkisel diyetler

Genel olarak en iyi diyetler

1-DASH diyeti (meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız protein ve az yağlı süt ürünlerinden oluşan diyet programıdır)

2-Akdeniz Diyeti (fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık ile az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta alınmasını öneren diyet programıdır)

3-Esnek ve vejeteryan (Flexiterian) diyet

En iyi ticari diyetler

1- Weight Watchers diyeti (Gıdalara puan vererek, toplamda en az puanı al kilo ver mantığı ile hazırlanan diyet programı)

2- Jenny Craig Diyet (vücuttan su yerine yağları atarak uzun süre formu koruma altına almayı hedefleyen diyet programı)

3- Flat Belly Diyet (özellikle karın bölgesini düzleştirmek ve inceltmek için yapılan diyet)

En iyi kilo verdiren diyetler

1- Weight Watchers diyeti (Gıdalara puan vererek, toplamda en az puanı al kilo ver mantığı ile hazırlanan diyet programı)

2-Volumetrik diyet (kalori bakımından fakir yiyecekler ve içecekler ile beslenerek midedeki hacmi doldurmak ve açlığı bastırmak mantığına dayalıdır. Mesela sıfır kalorili olması nedeni ile bol su alımı gibi)

3- Jenny Craig diyeti (vücuttan su yerine yağları atarak uzun süre formu koruma altına almayı hedefleyen diyet programı)

En hızlı kilo verdiren diyetler

1- HMR programı (öğün yerine geçen bazı karışımları içeren ve bol miktarda sebze-meyve tüketimini vurgulayan düşük kalorili diyet programı)

2- Weight Watchers diyeti (Gıdalara puan vererek, toplamda en az puanı al kilo ver mantığı ile hazırlanan diyet programı)

3- Biggest Loser diyeti (yağsız proteinler, meyve ve sebze içeren düzenli öğünler, besin günlüğü tutulması, porsiyon kontrolü sağlanması ve fiziksel aktivite yapılmasını öneren program)

Sağlıklı beslenme için en iyi diyetler

1-DASH diyeti (meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız protein ve az yağlı süt ürünlerinden oluşan diyet programıdır)

2-Akdeniz Diyeti (Fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta)

3-Esnek ve vejeteryan (Flexiterian) diyet

En kolay uygulanabilir diyetler

1-Akdeniz Diyeti (fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık ile az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta alınmasını öneren diyet programı)

2- Esnek ve vejeteryan (Flexiterian) diyet

3- Weight Watchers diyeti (Gıdalara puan vererek, toplamda en az puanı al kilo ver mantığı ile hazırlanan diyet programı)

Şeker hastaları için en iyi diyetler

1-Akdeniz Diyeti fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık ile az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta alınmasını öneren diyet programı)

2- DASH diyeti (meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız protein ve az yağlı süt ürünlerinden oluşan diyet programı)

3- Esnek ve vejeteryan (Flexiterian) diyet

Kalp sağlığı için en iyi diyetler

1- DASH diyeti (meyveler, sebzeler, tam tahıllar, yağsız protein ve az yağlı süt ürünlerinden oluşan diyet programı)

2- Akdeniz Diyeti (fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık ile az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta alınmasını öneren diyet programı)

3-Ornish diyeti (tamamen yağsız ve vejeteryan beslenmeyi öneren diyet programı)

En iyi bitkisel diyetler

1- Akdeniz Diyeti (fazla miktarda sebze, meyve, kuru yemişler, baklagiller ve tahıllar, zeytinyağı, balık ile az miktarda doymuş yağ, kırmızı et, kümes hayvanı eti ve yumurta alınmasını öneren diyet programı)

2- Esnek ve vejeteryan (Flexiterian) diyet

3- Ornish diyeti (tamamen yağsız ve vejeteryan beslenmeyi öneren diyet programı)

KAŞ’TA TATİL YAPMAK

Antalya, hiç şüphesiz ki yaz mevsiminde Türkiye’nin en çok tercih edilen illerinden bir tanesidir. Gerek şehir merkezi, gerekse ilçeleri yurdun dört bir yanından ve yurt dışından pek çok turisti ağırlamakta; plajları, koyları, çarşıları ve esnafı ile en iyi tatili sunmak için gereken her şeyi sunmaktadır. Bu konuda kendisini en az bir adım öne çıkarak Antalya ilçesi ise Kaş’tır. Kaşta tatil yapmak isteyenleri gezilecek pek çok yer beklemektedir.

KAŞ’IN TARİHİ

Antalya’nın 19 ilçesinden bir tanesi olan Kaş, Antalya’yı Ege Bölgesi’nden ayıran ilçe olma özelliğine de sahiptir. İlçenin tarihi İsa’dan Önce zamanlarına kadar uzanmaktadır. Likyalılar’dan pek çok izi barındıran Kaş, Tekeoğulları’nın ilçeyi ele geçirmesi ile Türklerin egemenliği altına girmiş, devamında ise Yıldırım Beyazıt tarafından alınarak Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır. Geniş bir tarihe sahip olan ilçenin hemen hemen her yerinde tarihinden izler bulmak mümkündür. Bu nedenle de Kaş’ta gezmek isteyen turistlerin tarihi yapılara sık rastlamaları oldukça olasıdır.

KAŞ’TA GEZİLECEK YERLER

Antalya’nın Kaş ilçesinde gezmek için merkezden çok uzaklaşmak gerekmiyor. Çünkü ihtişamlı antik tiyatrosu ile Antiphellos Antik Kenti, Kaş ilçe merkezine yürüme mesafesinde bulunuyor. Kaş’ta gezilecek yerler denildiğinde akla gelen ilk yerlerden bir tanesi olan ve Likyalılar’dan pek çok iz bulabileceğiniz bu kent, denize karşı olan mükemmel manzarası ile ziyaretçilerini bir kere daha büyülemeyi başarıyor.

İlçe merkezinden uzaklaşmayı göze alanlardansanız yaklaşık 70 km mesafe uzaklıkta bulunan Xanthos Antik Kenti görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Bu antik kent Unesco Dünya Mirası listesinde bulunuyor. Tarihi M.Ö. 7. yy’a kadar uzanan antik kentte yine ağırlıklı olarak Lidyalılar’ın izleri görülüyor.

İlçe merkezinde yer alan Aslanlı Lahit ise, ilçede gezerken mutlaka dikkatinizi çekiyor. Likya mezarlarından bir tanesi olan Aslanlı Lahit ilçenin modern görüntüsü ile tarihi görüntüsünü bir araya getirmesi açısından büyük önem taşıyor.

Aynı zamanda bir liman kenti olma özelliği taşıyan Patara Antik Kenti de tarihi mekanları seven gezginleri bekliyor. Likyalılar döneminde başkentlik de yapan bu antik kentin tarihi M.Ö. 7 yy’a dayanmaktadır.

Kaş’ta en çok ziyaret edilen yerlerden bir tanesi de Kekova’dır. Kekova’da bulunan Batık kent her yıl binlerce kişiyi ağlamaktadır. Batık kent’de dalış yapmak hem denizin hem tarihin keyfini aynı çıkarmak isteyenler için en ideal mekanlardan bir tanesidir. Ayrıca burada dünyanın en küçük anfi tiyatrosuna ev sahipliği yapan Simena Kalesi de bulunmaktadır.

KAŞ’TA DENİZE GİRMEK

Kaş’ta denize girmek için tercih edilebilecek en güzel yerlerden bir tanesi Patara Plajı’dır. Bu plaj  pek çok Türk filminde görülen çöl sahnelerinin çekilmesinde kullanılmıştır. Tamamı kumdan oluşan plaj o kadar geniş bir alana sahiptir ki, deniz görülmese plaj gerçek bir çöl sanılabilmektedir.

Küçük Çakıl Plajı ve Büyük Çakıl Plajı da Kaş’ta denize girmek isteyenlerin uğrak noktalarıdır. İsminden de anlaşılacağı üzere her iki plaj da çakıllardan oluşmaktadır. Çakıllı olmasından dolayı bazı tatil severler tarafından tercih edilmiyor olsalar da, özellikle Küçük Çakıl Plajı su kaynaklarına yakın olması nedeniyle oldukça soğuk bir denize sahiptir. Antalya’nın yaz mevsimindeki sıcaklık ortalaması düşünüldüğünde soğuk bir deniz en çok aranılan şey olabilmektedir.

Kaputaş Plajı da Kaşın en güzel plajlarından bir tanesidir. Tamamı kumdan oluşan plaj özellikle turkuaz renk denizi ile görenleri kendisine hayran bırakmaktadır. Denizi biraz dalgalı olsa da, geniş plajının ve doğal güzelliklerinin keyfine varmak isteyen turistlerin en çok tercih ettikleri plaj olmaktadır.

Tatile çocukları ile birlikte giden aileler için ise en uygun plaj Akçagerme Plajı’dır. Bu plaj dalgasız ve sığ denizi nedeni ile çocukla tatil yapmak için oldukça güvenlidir. Gerekli tüm tesisleri plaj bünyesinde bulmak mümkündür.

KAŞ’TA GECE HAYATI

Kaş, pek çok tatil beldesine oranla çok daha sakin bir gece hayatına sahiptir. Genellikle canlı müzik üzerine kurulu olan Kaş’ta gece hayatı hareketli gecelerin hayalini kuranları fazla tatmin etmeyebilir ancak sakin bir tatil ve sakin bir gece hayatı tercih edenler için Kaş tam aranılan yerdir. Küçük bar ve kulüplerin de bulunduğu Kaş’ta, tesisler sabaha kadar kesintisiz hizmet vermektedirler.

İLETİŞİM TARİHİ

İletişim, iletilmek istenen bilginin hem gönderici hem de alıcı tarafından anlaşıldığı ortamda bilginin bir göndericiden bir alıcıya aktarılma sürecidir. İnsan iletişimi, diğer canlılardan farklı olarak belli başlangıç ve bunu izleyen bir gelişme süreci içerir. İnsanların ilk iletişimi konuşmayla başlamış ve böylece diğer canlılardan farklı olarak sözlü iletişim ortaya çıkmıştır. Sözlü kültürde bilgi ve haber aktarımı kulaktan kulağaydı. Bu durum, zamanla doğruluktan uzaklaşmaya, masallaşmaya hatta efsaneleşmesine neden olmaktaydı.

  • Yazının icat edilmesiyle yazılı iletişim doğdu.
  • Bilinen ilkyazı Sümerler tarafından kullanılmaya başlanmıştır.
  • Yazılı iletişimde bilgiler hafıza yerine yazıya geçirildi.
  • Böylece insan zihni yeni alanlara yöneldi.
  • Yazıya alınan bilgiler üzerine yeni bilgiler eklenerek bilginin sürekli korunup gelişme olanağı sağlandı.
  • Matbaanın icadıyla basılı kültür ve iletişim doğdu.
  • Kitap, dergi ve gazeteler fazla sayıda basılarak geniş kitlelere ulaştırıldı.
  • Her zaman bulunamayan basılı yayınlar matbaa sayesinde çoğalarak pahalı olmaktan çıktı ve her yerde her zaman okunabilir hale geldi.
  • Graham Bell 1861 yılında telefonla ilk konuşmayı gerçekleştirdi.
  • Sadece 120 yıl önce, Amerika’daki biriyle bağlantı kurmak için mektup yazmanız ve cevabı için haftalarca beklemeniz gerekirdi.
  • Oysa günümüzde telefon, cep telefonu ve internet aracılığı ile aynı anda Dünya’nın her yeriyle iletişim kurulabilmektedir.
  • Uyduların gelişmesiyle dijital televizyon ve radyo yayıncılığı başladı.
  • Taşınabilir canlı yayın araçları sayesinde haberler dünyanın her tarafındaki stüdyolara iletilebilir ve anında canlı yayınlanabilir hale gelmiştir.
  • Bu durum, uydu sistemlerinin ne kadar geliştiğini göstermektedir.
  • Aynı zamanda 20. yüzyılda insanlık bilgisayarla tanıştı.
  • İnternetin yaygınlaşmasıyla bilgi depolama ve bilgiyi işleme hızlandı. Ülkeler arası sınırlar kalktı.
  • Ülkeler binlerce kilometrelik mesafelere ulaşan internet ağı birbirine bağlandı.
  • Artık belli bir ülkede bulunmaksızın o ülke içindeki bilgi   kaynaklarına ve insanlara ulaşmak kolaylaştı.
  • İnternet ile insanlar işlerini, hatta alışverişlerini yapabilme olanağına kavuştu, örneğin bir iş yeri sahibi kendi işi ile ilgili fuarları, yeni teknolojileri ve pazar imkânlarının gelişmelerinden haberdar olabilecek duruma geldi.

İletişimin Tarihçesi

MÖ 3500 – MÖ 2900: Fenikeliler bir alfabe geliştirdi. Sümerler kil tabletler üzerine yazılmış çivi yazısını geliştirdi. Mısırlılar “Hiyeroglif” yazısının geliştirdi.

MÖ 1775: Yunanlılar soldan sağa yazılmış bir fonetik alfabesini kullanmıştır.

MÖ 1400: Çin hakkında en eski kayıtlar kemikler üzerine yazılı olarak bulundu.

MÖ 1270: Suriye ilk ansiklopediyi yazmıştır.

MÖ 900: Çin yönetimi tarafından kullanılmak üzere ilk posta teşkilatı kuruldu.

MÖ 776: Eğitilmiş bir güvercin mesaj iletmek için kullanıldı. Mesaj olarak Atina Olimpiyat Oyunları’nın birincisi bildirildi.

MÖ 530: İlk kütüphane Yunanlılar tarafından kuruldu.

MÖ 500 – MÖ 170: İlk taşınabilir ve en hafif yazı taşıma malzemesi olan papirüs üretildi.

MÖ 200: Mısır ve Çin tarafından ortak haber aktarma istasyonları inşa edildi. Haberciler istasyonda bekleyen diğer habercilere mesaj iletiyor ve haberci dinlenmeye geçiyordu.

MÖ 105: Tsai Lun kâğıdı icat etti. Milattan önce gelişen iletişim milattan sonra hızla gelişmeye devam ediyor.

14: Romalılar posta hizmetini kurdu.

37: Helyograf: İlk Roma İmparatoru Tiberius tarafından mesajları göndermek için aynalar kullanıldı.

100: İlk ciltli kitaplar üretildi.

305: Bildiğimiz gibi Çin’in MÖ 105 yılında Tsai Lun tarafından icat ettiği kağıt için 305 yılında ilk ahşap baskı makineleri üretildi. Semboller ahşap bir blok üzerine oyulmuştu ve toplu basım işlemlerinde kolaylık sağladı.

450: Mürekkepli mühürler Çin’de icat edildi.

765: Japonya’da ilk resim kitabı basıldı.

950: Kâğıt Avrupa’da ilk olarak İspanya’da kullanıldı.

1035: Japonlar atık kâğıttan yeni kâğıt yaptı. İlk atık kâğıttan yeni kâğıt üretme olarak kabul edilir.

1049: Pi Sheng hareketli karakterleri geliştirdi. Matbaanın gelişimi için önemli bir adımdı.

1140: Mısırda mumyalamada kullanılan bir sistem kâğıt yapımında kullanıldı.

1450: Avrupa’da ilk gazete basıldı.

1455: Johannes Gutenberg metal malzemeden taşınabilir bir matbaa icat etti.

1560: Görüntü almak için karanlık oda icat edildi. Görüntü çabuk bozuluyordu, kalitesizdi ve oldukça ilkeldi.

1650: İlk günlük gazete: Leipzig.

1714: Henry Mill daktilo için patent aldı.

1793: Claude Chappee ilk uzun mesafeli optik telgraf hattını icat etti.

1814: Joseph Nicéphore Niépce ilk foto grafik görüntüyü elde etti.

1821: Charles Wheatstone ilkel bir ses kutusu üretti, bu bir çeşit mikrofondu.

1831: Joseph Henry ilk elektrikli telgrafı icat etti.

1835: Samuel Morse mors kodunu icat etti.

1843: Samuel Morse ilk uzun mesafe elektrikli telgraf hattı icat etti. – Alexander Bain ilk faks makinesinin patentini aldı.

1861: ABD posta dağıtımı için Pony Express hattını açtı. – Perde üzerinde fotoğraf görüntüsü oluşturan yansıtıcı bir makina icat edildi, günümüzdeki tepegözlerin temelini oluşturmaktadır. – Coleman Sellers kinetoskopu icat etti.

1867: İlk başarılı ve modern daktilo Sholes, üretildi.

1876: ​​Thomas Edison fotokopi makinasının patentini aldı. – Alexander Graham Bell, elektrikli telefonun patentini aldı. – Melvyl Dewey, kütüphaneden kitap siparişi için Dewey Onlu Sistemi’ni yazdı.

1877: Thomas Edison, fonografın patentini aldı. Kayıt ortamı olarak bir mum silindirini kullandı. – Eadweard Muybridge yüksek hızlı fotoğraf makinası icat etti.

1887: Emile Berliner gramofonu icat etti.

1888: George Eastman, Kodak rulo filminin patentini aldı.

1889: Almon Strowger, telefon santrali patenti aldı.

1894: Guglielmo Marconi, telsiz telgraf geliştdi.

1898: İlk telefon telesekreteri üretildi.

1899: Valdemar Poulsen, ilk manyetik ses kaydını icat etti. Kayıt ortamı olarak manyetik çelik bant kullandı. Disk ve teyp veri depolama ve müzik kayıt endüstrisi için temel oluşturdu.

1901: İlk radyo dalgası başarıyla nakledildi.

1902: Guglielmo Marconi Cornwall Newfoundland, radyo sinyallerini geliştirdi.

1904: İlk düzenli çizgi roman basıldı.

1906: Lee DeForest, yükseltici tüp icat etti. Bu gelişme sayesinde radyolar ve diğer iletişim sistemleri gelişim gösterecektir.

1910: Thomas Edison ilk sesli ve hareketli resmi gösterdi.

1914: İlk kıtalar arası telefon yapıldı. Radyo teknolojisi kullanıldı.

1916: Bireysel radyolar üretildi.

1923: İkonoskop icat edildi, bu televizyonun gelişimini sağladı.

1925: John Logie Baird, ilk deneysel televizyon sinyal gönderdi.

1926: Warner Brothers Studios, görüntü diskinin yanında ses diski olan bir makina yaptı, ikisini senkronize ederek gelişmiş bir sesli film sistemini yaptı. Çalışmalarda Thomas Edison yardımcı oldu.

1927: NBC radyo ağına girdi. – İngiltere’de İlk televizyon yayınları başladı. Warner Bros, “Jazz Singer” ilk başarılı sesli görüntüyü sağladı.

1930: Radyo için “Altın Çağ” zamanı başladı. ABD’de İlk televizyon yayınları yapıldı.

1934: Joseph Begun teyp icat etti.

1938: Televizyon yayınları gerçek anlamda başladı.

1939: Durmaksızın yayın yapılmasını sağlayan zamanlanmış televizyon yayınları başladı.

1944: Günümüz bilgisayarına en yakın bilgisayarların temeli atıldı.

1949: TV ağı ABD’de başladı.

1951: Bilgisayarlar ilk defa ticari amaçla satılmaya başlandı.

1958: Chester Carlson fotokopi veya Xerox makinesini icat etti. – Entegre Devre icat edildi, bu elektronik cihazların daha minyatür olmasını sağladı.

1963: Posta kodları ABD’de icat edildi. –  İlk başarılı faks makinesi yapıldı.

1969: ARPANET ile ilk internet başladı.

1971: Bilgisayarlar için disket icat edildi.

1972: Kablolu TV yayını başladı.

1976: Apple ev bilgisayarını icat etti.

1979: İlk cep telefonu iletişim ağı Japonya’da başladı.

1980: Sony, Walkman’i icat etti.

1981: IBM PC (Personal Computer) satmaya başladı. İlk dizüstü bilgisayarlar satışa sunuldu. Fare bilgisayarın doğal bir parçası haline geldi.

1983: İlk cep telefonu şebekesi ABD’de başladı.

1984: Apple Macintosh’u duyurdu.

1985: Cep telefonları yaygın hale geldi.